Türkler için savaş kavramı hayatın merkeziyetini teşkil eden bir kavramdı. Nitekim savaşçıların eğitimi de savaş kavramının en temel noktası olmuştur. Türklerin yaşam biçimine dahi sirayet eden bu kavram barış zamanlarında dahi toplumsal faaliyetlerde savaş organizasyonlarının düzenlemesi ile kendini göstermektedir.[75]
Türk savaş kültüründe de atın merkezde olduğu düşünüldüğünde atlı eğitimlerin temeli atın kullanıldığı alanlar ile şekillenmekteydi. Nitekim yapılan ilk sporlardan olan avcılığın savaşmaya yönelik bir pratik teşkil etmesinin arkasında, atlı bir savaşçının ve aslında herhangi bir atlının temel meselesine cevap vermesi yatıyordu. Atın doğal iç güdüsü kovalamak değil kaçmaktı. Bu bakımdan en az bir süvari veya atı gibi, bir savaş arabası atının da bir şeyin peşinden gönüllüce koşmasını sağlamak için eğitilmeye ihtiyacı vardı ve Türkler için atın hayatın her alanında kullanıldığı düşünülürse bu konuda diğer uluslara göre oldukça ilerideydiler.[76] Oğuzlarda süvari erinin eğitiminin esası, avcılık, ok atma, cirit atma, güreş ve at binme teşkil ederdi.
Türkler için eğlence anlayışı bir anlamda savaş yeteneklerinin yarışması demekti. Güzel ok atmak, av partileri, atı maharetle kullanmak. Yarışlar, müsabakalar, spor onların hayatında vazgeçilmez unsurlardı. İdarecilerin de teşvik ettiği bu uygulamalar askeri anlamda da zekâ, fizik ve yeteneklerin gelişimini sağlamaktadır.[77]
Sürek avları bu anlamda atlı askeri eğitimin taktiksel ve konvansiyonel harekette en önemli eğitim parçasından biri olmuştur. Sürek avlarında avlanma ve eğlence amacı olduğu gibi en önemli amaç askerin kabiliyetini yüksek tutmak ve ordunun emir komutasını, harekât esnasında haberleşmesini, ordunun senkronize bir şekilde harekatının muntazam bir şekilde devamlılığını da sağlayan modern anlamda düşündüğümüzde tatbikat olarak nitelendirebileceğimiz bir etkinliktir.[78]
Türk askeri eğitiminin en temel noktalarından birisi de ordu disiplini olmuştur. Nitekim disiplinsiz bir ordu ile savaşa gitmek bir ordunun başına gelecek en büyük felaketlerden birisidir. Türk ordusunun savaşlardaki başarısının temeli de şüphesiz askeri disiplindi. Türk askeri disiplinine örnek olarak Mete’nin uyguladığı askeri eğitim oldukça sertti. Bu örnek tarihsel kayıtlarda şu şekilde geçmektedir: “Mete ıslık çalan bir ok yaptı. Kendi okçu atlılarına eğitim yapmalarını, bir buyrultu ile emretti. Bundan sonra şöyle dedi: “ıslık çalan ok nereye atılırsa, herkes kendi okunu da aynı hedefe atacaktır. Okunu atmayanların ise, başları kesilecektir.” Bunun üzerine Mete, sırasıyla atına, eşine ıslıklı okunu atar, atmayanların başı kesilir. Akabinde bu disiplinin gelişimi ve sağlamlaştığını düşünen Mete ıslık çalan okunu babası Teoman’a doğru atar ve tüm askerleri bunu uygular. Böylece hakanlığı ele geçirir.[79] Nihayetinde Türk askeri kültürünün içerisinde disiplin kavramı ordunun kilit taşı olmuş ve disiplinsizlikler oldukça sert yaptırımlarla minimize edilmiştir.
Bu disiplin anlayışını da perçinleyecek hiyerarşik bir sistemi tarihte ilk defa Türkler icat etmişti. Mete’nin on bin kişilik atlı birliği, tümen sisteminin o zaman kullanıldığını kanıtlar. Sistem basit ve koordineli kurulmuştu. O dönemde altında da bin kişilik birliklerin başında binbaşı bulunmaktadır. Teşkilatçılık Oğuzlar için muharebe alanlarında zaferi elde etmenin en birinci ve başlıca sebebiydi. Ordunun temel yapısı da atalarından kalma çevik süvari birliklerinden oluşuyordu. En küçük birlik, 10 süvari erinden oluşan manga ve bu manganın sevk ve idaresini sağlayan da onbaşı idi. Takımlar 50 süvari erinden oluşuyordu (5 takım), 2 takım 1 bölüğü (100 süvari eri), 10 bölük bir taburu (1.000 süvari eri) 10 tabur 1 tümeni (10.000 süvari eri) meydana getiriyordu.[80] Türklerin geliştirdiği bu sistem ile ordu en küçük biriminde dahi nitelikli komutanlar yetiştirmişti. Ordu içerisinde komutanın vasfı bu noktada askeri sistemin başat özelliği olmuştur. Nihayetinde komutan bu sistem içerisinde askeri mekanizmanın gerisinde değil birliğinin bizzat başında, savaş olmayan dönemde dahi eğitiminden ve disiplininden sorumlu, birliği ile bütünleşmiş onu yöneten bir akıldır.
Türklerin savaşlarda kullandığı silahlar savaş sistemlerine göre imal edilerek bir gelişim göstermiş, buna göre hafif, taşınması ve kullanması kolay silahlar tercih edilmektedir.[81]
Türkler için savaşçıların güç ve yetenekleri, yay çekmelerindeki ustalıkları ile ölçülürdü. Erkekler savaş için sürekli yaylı eğitim yaparlardı. Türkler için yay bir savaş ve av aleti olmaktan öteye geçmiş doğuş ve tabiatlarına sirayet etmiş bir nesne haline gelmişti.[82] Nitekim Çin kaynaklarında belirtildiği üzere …erkek çocuklar koyuna binerek kuş ve farelere ok atar, biraz büyüyünce tilki ve tavşanları avlayıp etini yerlerdi. Askerleri yay çekebilen güçlü, zırhlı süvarilerdi. Adetlerine göre normal zamanlarda hayvancılıkla uğraşır, yabani hayvan avcılığı yaparlardı. Olağanüstü durumlarda ise, savaşmak için talimde bulunurlardı. Bu onların en doğal özelliği idi. Uzun menzilli silahları yay ve ok, yakın dövüş silahları ise kama ve mızraktı…”[83]
Çinliler atı sadece savaş arabalarında kullanırken Hunlar M.Ö. 4. Yüzyılda çocuk yaşlarda ata binmeyi öğrenip, atlı okçu savaşçı olarak kendilerini göstermektedirler.[84] Türklerde yay ve ok kültürü o adar gelişmiştir ki silahın askeri anlamı dışında sosyal, idari alanlarda da önemli karşılığı vardır. Yay metbuluk, ok tabilik anlamında hakimiyet anlayışının merkezine yerleştirilmiştir.[85]
Türklerin geleneksel yayı at üzerinde esnek kullanıma uygun olacak şekilde tek parça ağaçtan oluşmasından ziyade kompozit bir yapıda gelişmiştir. Yapımı oldukça meşakkatli olan bu kompozit yayların dış yüzeyleri boynuz ve sinir gibi hayvansal malzemeler kullanılarak kaplanmıştır. Bu yayın daha esnek bir hale gelmesine ve daha uzun ömürlü olmasına sebep olmaktadır. Yayın boyunun kısa oluşu diğer yaylara kıyasla önemli bir üstünlük sağlamaktadır ki bu üstünlük Türk atlı okçu kültürünün temel özelliğini oluşturmuştur. Kaynaklarda bu yay savaşçıların yayı kulak hizasına kadar gerilmesiyle oldukça uzağa attıklarından bahseder ki bu uzaklığın abartıldığı düşünülse de Selçuklu kaynaklarında 1 mil (1,61 kilometre)dir. Bu yaylar 800 metreyi aşan bir azami menzili varken, gerçek anlamda etkili oldukları menzil 300 metre ve altındaki mesafelerdi. Mesafe kısaldıkça okun deliciliği de artmaktadır.[86] Türklerin savaşlarda at üzerinde yay kullanımı Türk ordusunun en tipik tasviridir. El Cahiz Türklerin yaylı hücumlarını tasvir ederken “Hücum sırasında Türklerden bin süvari bin düşman atlısına ok atsalar onların hepsini yere sererler. Bu türlü hücuma hiçbir ordu dayanamaz” diye bahsetmesi tarihi bir hakikattir. Haçlı Seferleri için de Türklerin ana silahı yay ve ok olmuştur ki Türkler yay ve ok sayesinde savaşlarda üstünlüğü ele geçirmiş ve askeri zaferler elde etmiştir.[87]
Türklerin ok ve yaydan sonra kullandığı en önemli silah kılıçtır. Ok ve yaya nazaran kılıç göğüs göğüse savaşmanın baş aktörüydü. Olumsuz havalarda ve coğrafyalarda ya da savaşılan birliğin düzeni, kuşatmanın ve savaşın nihayetlendirmesi için ok ve yayın dışında Türk süvarisinin en önemli silahı kılıç olmuştur. Araştırmalara göre Türk kılıç tipinin kendine has özellikleri vardır. Bu kılıcın menşei Türk kültürünün oluşumunun merkezi olan Altaylardır. Türk kılıçlarının genel yapısı kabzaya yakın kısmı düz, uca yakın kısmı ise hafif kavislidir. Orta Çağ’da bu kılıç tipi daha gelişmiş bir şekilde farklılıklar ile görülmektedir. Darbe esnasında kılıcın gücü uca yakın olan kısımdaki kaviste toplanıyor kılıcın böylece kesici etkisi daha da artıyordu. Bu kılıç tipinin bir diğer özelliği de daha uzun bir yapıda, hafif ve ince bir yapıda olmasıdır. Bunun sebebi de at üzerinde etkin kullanımı artırma amacına yöneliktir. Türk kılıçlarının bir özelliği de kılıçların üzerine yapılan sanatsal işlemelerdir. Orta Çağ’da Selçuklu ordusu içerisinde şemşirdaran adı verilen kılıç kullanmakta iyi eğitimli birliklerin olduğu bilinir. Türklerde kılıç savaş aleti olmanın yanı sıra aynı zamanda bir hakimiyet sembolüdür. Doğruluk ve adaletin temsilcisi olan kılıç, askeri ve siyasi gücün de sembolüdür.[88]
Mızraklar genelde ağaç menşeili gövdeden uzun ve ince olarak uç kısmı temren adı verilen delici ve kesici metalden oluşturulmuş düşmana mesafesel üstünlük kurarak kullanılan saldırı ve savunma silahıdır. Yaya ve süvarilerin mızrağı etkin bir şekilde kullanmıştır. Özellikle süvarilerin kullanımında yerdeki düşmana karşı atın süratinden ve mızrağın uzunluğundan yararlanılarak düşmana karşı kesin ve öldürücü darbe gerçekleştirilmesini sağlamaktadır. Arapça olan mızrak kelimesinin kullanıldığı gibi Türklerde kargı, cıda, gönder gibi isimlendirilmelerle görülmüştür. Ancak bu isimlendirilmeler genel olarak mızrağı çağrıştırsa ve teknik olarak benzeseler de birbirlerinden farklılıklar da göstermektedir.
Zeydan Asar- Düvel adlı eserinde kargıların genelde at üzerinde kullanıldığını, düşman ile karşılaşıldığında kargı koltuğun altına alınarak saldırıya geçildiğini anlatmaktadır. El Tarsusî kargının bir atlı savaşçı tarafından kullanıldığında atın ve binicisinin kuvvetini birleştirdiğini yorumlar.[89] Cahiz Türklerin mızrağı hakkında bilgi verdiğinde ise Türk mızrağının diğer mızraklara göre daha kısa ve içinin boş olduğunu ve böylece daha iyi saplandığı, hafif olması sebebiyle taşınmasının kolaylığını ifade etmiştir. Bunlar dışında da tırad ve mıtrad adı verilen küçük mızrak çeşidi vardı. Bunlar da cirit gibi fırlatılarak kullanılırdı.[90]
Gürz Orta Çağ’da en etkin kullanılan silahlardan bir yakın dövüş silahıdır. El Tarsusî ölüm ve yıkım getiren, her türlü bir biçimde kullanıldığını ve ona “önüne gelen her cismi hemen kırarak, eceli kesinleştirir” şeklinde anlatır.[91] Gürzler tek bir tipten ziyade birbirinden farklı uzunluklarda ve ucundaki madeni topuzun büyüklüğü, kesiciliği ve parçalayıcı özellikleriyle farklılıklar arz etmektedir. Kılıcın delici ve kesici etkinliği olsa da gürzler kılıca göre daha ölümcül darbeler gerçekleştirmekteydi. Zırhsız bir hedefe karşı gürz parçalayıcı bir etki yaratmakta, zırhlı bir hedefe karşı da kılıcın kesici ve delici etkisi kaybedilse de gürz bu durumda kılıca göre oldukça sonuç vermekteydi. Özellikle baştan aşağı zırhlı Haçlı şövalyelerine karşı savaşlar göz önünde bulundurulduğunda bu kalın plakalı zırhlar içindeki düşmana karşı gürz kullanımın kılıca göre daha fazla üstünlük ve zarar verici mahiyette olduğu kesindir.
Tarihi kayıtlarda Türklerin gürzü etkin bir şekilde kullandığı bilinmektedir. Nitekim Şemsül Mülk Han, Sultan Melikşah’a gönderdiği kılıç ve topuz göndermiş ve “biz bu kılıçla savaşmaz, oynarız. Bu topuz da vurduğu zırhı paramparça eder, biz bununla savaşırız” demiştir. Ayrıca Türk sultanlarının muhafız birliklerinde de genelde gürz kullanıldığı bilinmektedir. Selçuklu ordusunda askeri sınıflar arasında gürz kullanan “gürz-dârân” isimli askeri birlikler mevcuttur. Türkiye Selçuklu ordusunda da süvarilerin eyerlerine bağlı olarak gürz taşıdıkları bilinmektedir.[92]
Zırhlar insan bedeninin kesici ve delici aletlere karşı zayıflığı bir askerin savaş alanında bir askerin en büyük yardımcı nesnesidir. Hatta öyle ki savaşçının bedeninin bir parçası, bir uzvu olarak düşünülebilir. Türk süvarisi için zırhların koruyucu olması gerektiği gibi aynı zamanda da bedeni yormayacak biçimde, at üzerinde esnek hareket etmeye imkân sağlayan bir yapıda olması zaruridir.
Türk savaş tekniğinde ve stratejilerinin en büyük dayanak noktası savaş alanında hızlı hareket etmek olan Türk süvarisi için zırhlar metal ya da ağır zırhlardan oluşması düşünülemezdi. Bu yüzden süvarinin hareket hızını ve savaşlardaki esnekliğini etkilemeden silah darbelerine karşı rahat bir süvari giyimi şeklinde olduğu görülmektedir. Türk zırhlarında kullanım olarak pek çok zırh tipi görülse de genellikle kullanılan zırh tipi vücudun üst kısmını kaplayan ve kolları serbest bırakan zırhların kullanıldığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla zırhlar tek bir parçadan ziyade vücudun farklı yerlerine özel olarak geliştirilmiş parçalardan oluşmaktaydı. Kolları koruyan parçaya kolçak/korucuk”, dizi koruyan parçaya “dizçek/dizcik”, baldırı koruyaan parçaya da “baldırcak” denmektedir. Göktürk döneminde zırhlı ceket ve pullu zırh gömlekleri vücuda kemerle sarılmaktadır. Giysi olarak da yukarıdan yakası çeneye kadar uzanan aşağıdan da bacağın yarısına kadar uzanan cübbeler giyildiği görülmektedir. Süvarinin en büyük yoldaşı olan atın da aynı şekilde zırhlarla kaplandığı görülmektedir. Bu at zırhları genellikle hafif metallerden ya da deriden yapılan atın kritik hayati noktalarını kapatan zırhlardı. Atın vücudunu kapatan zırha “yalma ya da yelme”, başına da pirinçten yapılan koruyucu bir “yez” takılmaktadır.[93]
Zırhın bir parçası olan miğferler de vücudun en önemli kısmı olan başı korumak için kullanılmaktadır. Türk kültüründe tulga olarak da bilinin miğferler eski Altay kültürlerinden beri kullanılmaktadır. Ermitaj Müzesi’nde Türk hassa birliklilerinin tasviri olan heykellerde süvariler zırhlı ve miğferler ile tasvir edilmektedir. Tulgalar madeni yapıda olduğundan kaynaklı altına başı acıtmaması için “kedük” adı verilen takkeler giymekteydiler. Orta Çağ’da Türk askeri kültüründe miğferler kullanılmaktaydı. Genellikle bu miğferler yuvarlak kubbe şeklinde görülmüş ve bazen de başlığın altından omuzlara uzanan zincir zırh ile birleşikti. Şüphesiz bu boynu kesilmelere karşı koruma altına almak için geliştirilmiş bir formül idi. Bunun yanı sıra hayvan derileri ve tüylerinden yapılan börkler de normal hayatlarında kullandıkları gibi hafif olmalarından kaynaklı olarak Türk hafif süvarisinin yaygın bir şekilde kullandığı başlıklardı.[94]
Kalkanlar da savaşçının korunmasında başlıca araçlardandı. Türk savaş kültüründe pek çok kalkan kullanıldığı görülse de süvari silahlarındaki mantık ile paralel olarak hafif silahlarda olduğu gibi genellikle hafif ve piyadelere göre daha küçük kalkanlar tercih edilmekteydi. İki tarafı deri ile kaplanan bu kalkanlar üzerinde işlemelerle imal edilmekteydi. Divanı Lügatit Türk eserinde kalkanlara “Tura” da denilmekte ve bu dura anlatılırken düşmandan sakınmak için kullanılan her alete tura adı verilmekteydi. Türkiye Selçukluları’nda kalkan siper olarak adlandırılıyor ve yapım ustalarına da “siperger” adı verilmekteydi.[95]
Atın teçhizatı olarak karşımıza çıkan gem, atı götürmek istenilen yöne doğru yönlendirme yapabilmesine olanak sağlamaktaydı. Eski Türkçede yular, dizgin, kantarma, yükün, tin gibi birçok kelime şeklinde de kullanılmıştır. Hatta kantarma kelimesi, kantar şeklinde Macar dilinde de görülmektedir.[96] İlk gem ve dizginlere ait kalıntılar Kazakistan’dan Ukrayna’ya kadar uzanan bölgede İ.Ö. 3000 yıllarından itibaren, gem halat sinir veya deriden, gemin yanakları da boynuz ve kemikten olacak şekilde şekillenmiştir. Eyerin de gelişmesi ile at biniciliği ve at üstündeki binicinin kabiliyeti gelişmiştir.[97]
Süvarinin at üzerinde oturmasına imkân sağlayan ve uzun mesafeler katedilmesinde etkin olan araç da eyerlerdi. Atlı bozkır kavimleri binek atlarına büyük önem vermekteydi. Kazılar sayesinde eyerin içi geyik kıllarıyla doldurulmuş, iki yumuşak keçe minderden oluştuğu bilinmektedir. Atın göğüs ve sağrısına eyerin öne ve arkaya kaymasını engelleyecek iki kayış bağlanmaktaydı.”[98]
Süvari kültürünün gelişmesindeki hayati değere sahip en büyük gelişimlerden birisi de üzengi olmuştur. Üzengi ata binmeyi kolaylaştıran ve at üzerinde binicinin dengesini korumasını sağlayan at teçhizatıdır. Üzenginin ilk kullanıldığı tarih tam olarak belirlenemese de milattan önceye kadar gittiği düşünülür. Avrupa’ya yayılması İç Asya’dan hareket edip Avrupa’ya kadar giden Avarlar sayesinde olduğu tezi ön plana çıkmaktadır.[99]
Türkler için atlar oldukça çeşitli bir şekilde değerlendirilmiş ve sınıflandırılmıştır. Bu sınıflandırmalar renklerine, cinslerine, yaşlarına gibi pek çok alanlara ayrılmıştır. At denilince genel bir anlam canlansa da bu kültür içerisinde at, aygır, kulan, kısrak, yund gibi isimlerle de karşımıza çıkmaktadır. Asya Hunlarında üç, Göktürkler zamanında da on bir at cinsinden bahsedilmektedir. Bu cinslerin isimleri Çin kayıtlarında karşımıza çıkmakta olup bazılarının Türkçe adları dahi belirlenememektedir.[100]
Przewalski veya Moğolların verdiği adla take (teke) atı equus caballus przewalski evcil at dışında varolan tek yabani at türüdür.[101] Fransa ve İspanya’da İ.Ö. 20.000-10.000 yıllarına tarihlenen mağara resimlerinde görülen Przewalski atlarına benzeyen atların bugünkü evcil atın en yakın akrabası olduğu düşünülür.
Çinli kaynaklarda da “Kan Terleyen At” olarak olarak geçen bu tür, “Gök Tanrı Atı (Ti’en-ma)” olarak da bilinmektedir.[102]
Uygur çağı Türk ordusunda her askerin iki ya da üç atının bulunması kanunu mevcuttur.[103]
Kaynakça
Bu bölümün yayın künyesi ve metinde kullanılan dipnot kaynakları aşağıdadır.
Muhammed Avcı (2022). Haçlı Seferleri Döneminde Türk ve Frenk Süvarileri. Dokuz Eylül Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü · İzmir. İlgili tez sayfaları: Basılı s. 20–28; PDF s. 29–37.
Chamberlain, Edwart. At. Çev. Uğur Peçe. Kitap Yayınevi, İstanbul, 2007.
Dipnotlar: 76Durmuş, İlhami. “Bozkır Kültür Çevresinde At, Göçer-Ev ve Demir”. Asya Araştırmaları Dergisi, c. 1, sayı 1, ss. 19-34.
Dipnotlar: 98Emiroğlu, Kudret ve Ahmet Yüksel. Yoldaşımız At. Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2010.
Dipnotlar: 97, 101Göksu, Erkan. Türk Kültüründe Silah. Ötüken Yayınları, İstanbul, 2019.
Dipnotlar: 75, 81, 85, 87, 88, 90, 92, 93, 94, 95Hillenbrand, Carole. Müslümanların Gözüyle Haçlı Seferleri. Çev. Nurettin Elhüseyni. Alfa Yayınları, İstanbul, 2015.
Dipnotlar: 86, 89, 91Kafesoğlu, İbrahim. “At”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 4. Tez kaynakçasındaki sayfa bilgisi: 32; dipnotlarda kullanılan sayfalar: 26-28.
Dipnotlar: 78, 96, 99, 100, 102Kafesoğlu, İbrahim. Türk Milli Kültürü. Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2009.
Dipnotlar: 84Ucuzsatar, Necati Ulunay. Tarih Boyunca Türk Harp Sanatı ve Stratejisi - I. Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1986.
Dipnotlar: 77, 79, 80, 82, 103Onat, Ayşe; Sema Orsoy ve Konuralp Ercilasun. Çin Kaynaklarında Türkler, Han Hanedanlığı Tarihi. TTK Basımevi, Ankara, 2004.
Dipnotlar: 83
Dipnotlar (29)
- [75]
Erkan Göksu, Türk Kültüründe Silah, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2019, s. 90.
Kaynakça: Göksu, Erkan ↗ - [76]
Chamberlain, s. 98.
Kaynakça: Chamberlain, Edwart ↗ - [77]
Ucuzsatar, s. 51.
Kaynakça: Ucuzsatar, Necati Ulunay ↗ - [78]
Kafesoğlu, “At”, s. 27.
Kaynakça: Kafesoğlu, İbrahim ↗ - [79]
Ucuzsatar, s. 1.
Kaynakça: Ucuzsatar, Necati Ulunay ↗ - [80]
Ucuzsatar, s. 46.
Kaynakça: Ucuzsatar, Necati Ulunay ↗ - [81]
Göksu, Türk Kültüründe Silah, s. 110
Kaynakça: Göksu, Erkan ↗ - [82]
Ucuzsatar, s. 52.
Kaynakça: Ucuzsatar, Necati Ulunay ↗ - [83]
Ayşe Onat ve diğerleri, s. 10.
Kaynakça: Onat, Ayşe; Sema Orsoy ve Konuralp Ercilasun ↗ - [84]
Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s. 213.
Kaynakça: Kafesoğlu, İbrahim ↗ - [85]
Göksu, Türk Kültünde Silah, s. 68.
Kaynakça: Göksu, Erkan ↗ - [86]
Hillenbrand, s.483.
Kaynakça: Hillenbrand, Carole ↗ - [87]
Göksu, Türk Kültüründe Silah, ss. 113-115, 149.
Kaynakça: Göksu, Erkan ↗ - [88]
Göksu, Türk Kültüründe Silah, ss. 175-192.
Kaynakça: Göksu, Erkan ↗ - [89]
Hillenbrand, s. 477.
Kaynakça: Hillenbrand, Carole ↗ - [90]
Göksu, Türk Kültüründe Silah, ss. 198-210.
Kaynakça: Göksu, Erkan ↗ - [91]
Hillenbrand, s. 481.
Kaynakça: Hillenbrand, Carole ↗ - [92]
Göksu, Türk Kültüründe Silah, ss. 212-219.
Kaynakça: Göksu, Erkan ↗ - [93]
Göksu, Türk Kültüründe Silah, s. 238-249.
Kaynakça: Göksu, Erkan ↗ - [94]
Göksu, Türk Kültüründe Silah, s. 254.260.
Kaynakça: Göksu, Erkan ↗ - [95]
Göksu, Türk Kültüründe Silah, ss. 260-266.
Kaynakça: Göksu, Erkan ↗ - [96]
Kafesoğlu, “At”, s. 27.
Kaynakça: Kafesoğlu, İbrahim ↗ - [97]
Emiroğlu ve Yüksel, s. 118.
Kaynakça: Emiroğlu, Kudret ve Ahmet Yüksel ↗ - [98]
Durmuş, “At, Göçer”, s. 23.
Kaynakça: Durmuş, İlhami ↗ - [99]
Kafesoğlu, “At”, s. 27.
Kaynakça: Kafesoğlu, İbrahim ↗ - [100]
Kafesoğlu, “At, s. 27.
Kaynakça: Kafesoğlu, İbrahim ↗ - [101]
Emiroğlu ve Yüksel, s. 34.
Kaynakça: Emiroğlu, Kudret ve Ahmet Yüksel ↗ - [102]
Kafesoğlu, “At”, s. 27.
Kaynakça: Kafesoğlu, İbrahim ↗ - [103]
Ucuzsatar, s. 118
Kaynakça: Ucuzsatar, Necati Ulunay ↗

Fikirler yükleniyor…