İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Rus Edebiyatı Neden Bu Kadar Karamsar?

          1801 yılının sonbaharıydı. Ömrünün son on on yılı Sibirya’nın ücra köşelerinde sürgünde geçen bir adam, uzun süre hasretini çektiği şehre, St. Petersburg’a dönmüştü. Devlet yasalarını gözden geçirip, değişiklik önerilerinde bulunan bir komisyona üye olarak atanmıştı. Yeni görevine ve yeni hayatına büyük bir şevkle sarılmıştı. Bir gün iş arkadaşı ona, Sibirya’nın manzaralarını özleyip özlemediğini sordu. Bu soruyla birlikte, ruhundaki derin yaraların yeniden kanadığını gören yazar; bir avuç ilaç ile kendi canına kıydı.


          Aslında intiharı hiçbir zaman düşüncesinden çıkarmamıştı, 1790 yılında yazdığı bir eserde şöyle diyordu:

“Acımasız talih, tüm sapan taşlarını ve tüm oklarını üzerinize yağdırsa ve siz, yeryüzünde erdeminizi korumak için sığınabileceğiniz hiçbir yer kalmamış olduğunu görürseniz, uçlara dek sürüklenmişseniz, sizi bu baskıdan kurtaracak hiçbir sığınak bulamazsanız; o zaman bir insan olduğunuzu anımsayın, ululuğunuzu hatırlayın ve elinizden almaya çalıştıkları mutluluk tacını bırakmayın: Ölün!”

          Aynı eserde Raşdişçev şöyle yazmıştı:

“Geriye dönüp baktığımda, ruhumu, insanlığın çektiği acılar karşısında paramparça olmuş buldum.”

Peki Rus yazarının ruhunun bu denli paramparça olmasına sebep neydi? Ya da Rus romanlarını bu kadar kasvetli, karamsar kılan unsur neydi?


      Sözümona, bir Rus kahramanı beş dakikalık bir yürüyüşe çıkar. M. Sokağından geçip L. köprüsüne ulaşmak istemektedir. Fakat beş dakikalık bu süreçte, 30-40 sayfalık düşünceyi zihninden geçirmektedir. Peki beş dakikalık bu yürüyüşü, hem romanın kahramanına hem de okuyucusuna eziyet haline getiren düşüncelerin sebebi nedir? Bu doğrudan doğruya, Rus halkının karakteristik yapısıyla ilgilidir.

       19. yüzyılda Dostoyevski, günlüğünde şöyle yazmıştır:

“Koşullar dolayısıyla tarih boyunca tüm Rus halkı, öyle çok şeyden yoksun bırakıldı, öyle çok şeyle baştan çıkarılıp öyle çok işkence gördü ki, insan olarak güzeli bir yana bırakın, insan görüntüsünü koruyabilmeleri bile oldukça şaşırtıcı.“

        Dostoyevski bu tespitinde oldukça haklı.  Nitekim Ruslar, tarih sahnesine çıktıkları andan itibaren, iklim koşulları, kıtlıklar, salgın hastalıklar, savaşlar vb. bir çok unsurla mücadele etmek zorunda kaldılar. Ekilebilir arazilerin iklim koşulları sebebiyle elverişsizleşmesi, Rusları daha fazla emek harcamaya yöneltiyordu. Doğu ve Batının arasında kalmaları, onların arazilerinin sürekli insan kanlarıyla sulanmasına sebebiyet veriyordu. 1237-1480 yılları arasını kapsayan yaklaşık 250 senelik Moğol tahakkümü devri, Rus halkı için adeta dehşet verici katliamlara, savaşlara sahne olmuştu. Üstelik XIV. Yüzyılın ikinci yarısında Rusya sahasına ulaşan kara veba, Rus nüfusunun üçte birini yok etmişti.  Durum o kadar vehametliydi ki, annelerin çocuklarını manastır kapılarına bırakması adeta bir gelenek haline gelmişti. Hatta Zimin’in hesaplamalarına göre XIV. Ve XV: yüzyıllar boyunca manastırların nüfusu hayli artmıştı. Tüm bunların etkisiyle, bir Rus geleneği sayılan strada, yani acı çekme kavramı oluşmuştu.

        Şüphesiz ki bu tarihsel etmenler, Rus kimliğinin karamsarlaşmasındaki en temel sebeplerdi. 19. Yüzyılda Rus çocuklarına, daha okuma yazma öğretilmeden önce Acta Martyrum adı verilen ve Türkçe tercümesi Şehitlerin İşleri olan dini metinler ezberletiliyordu. Bu kitaplarda, mihnet ve ıstıraba güzellemeler yapılıyor, asırlardır Rus kilisesinin geleneği olan skete tarzı bir yaşam özendiriliyordu.

          Isdırap ve kedere adeta aşk ile tutunmuş olan ve en acı histe dahi mutluluk kırıntısı arayan Rus yazarların olay örgüleri, halkın çektiği acıların doğal bir sonucuydu. Üstelik 19. Ve 20. Yüzyıl Rus yazarlarının, Rus İmparatorluğundaki istibdad yönetiminden çektikleri, neredeyse geçmişteki birçok acıya bedeldi. Yoksulluk üzerine yazılar yazan İvan Poşoşkov, Petropavlosk Kalesi’nin zindanlarını tadan ilk yazardı. Onu Vasiliy Maykov, Nikolay Novikov ve Aleksandr Odoyevskiy gibi yazarlar takip etti. Aleksandr Radişçev, Puşkin, Lermontov, Turgenyev, Dostoyevski, Pasternak, Nabokov gibi diğerler birçoğu ise hayatlarının bir kısmını sürgünde geçirmek zorunda kaldı. Bu bağlamda zindan yahut sürgün, Rus yazarları için en olası tehlike halini almıştı. Tüm bu devlet tahakkümü, yüreğinde zaten geçmişin acılarını taşıyan Rus yazarlarını meyus bir yapıya büründürdü.

         “Izdırap, Şüphe ve ironi” dedi Herzen; Rus edebiyatının üç dizesi”.  Bu üç dize, bu üç iplik, Rus yazarını ete kemiğe bürünen bir karamsar ruh haline getirdi. Şair Nekrasov, tüm Rus yazarları için söylenebilecek bir cümle yazdı : İlhamımı , acının, yasın ve hıçkırıkların ilham perisine borçluyum” demişti.

          Yaşamı nispeten daha çok seven bir yazar olan Turgenyev bile umutsuzluğa düşmüştü. Bir gün bahçede otururken, yılan ile kurbağanın mücadelesine tanık oldu. Yılanın kurbağaya karşı üstünlüğü, onun Tanrı’nın takdir-i ilahisini sorgulamasına sebep oldu. Yaşamak dedi daha sonra, yaşamak böcek ya da insana aldırış etmez; en asil olan ile en acımasız olana eşit kayıtsızlıkla yaklaşır. Böylece insan neslinin tüm idealleri ona beyhude bir çaba olarak göründü.. İyiye ve hakikate inanan yazar, iyinin ve hakikatin kazanacağına dair inancını yitirmişti. Radişçev, başından sonuna dek karamsardı; Turgenyev kadar manasız bir direnç segileyemedi. Lermontov, hayatı aptalca bir şaka olarak nitelendirdi ve ona militarist bir şekilde başkaldırdı. Onun hayata karşın dolaylı başkaldırışı; kendisini bir Fransız subayıyla düello alanında bulmasıyla sonuçlandı ve Puşkin gibi genç yaşında can verdi. Son olarak Dostoyevskiy ile Tolstoy, çareyi sevgi ve merhamette buldu. Dostoyevski için merhamet, belki de hayatın tüm ızdırabına en etkili hamleydi;  Tolstoy için ise halka duyulan sevgi hayatın anlamsızlığına karşın bir anti-tez idi. Fakat ne Yesenin, ne de mayakovski, aynı hamleyi yapabilip, aynı manayı bulabilmişti.

       Yakışıklı, karizmatik ve çapkın Yesenin, henüz 30 yaşındayken bir otel odasında bileklerini kesip yaşamına son verdi. Ölmeden önce bıraktığı son not, son dörtlüğünü içeriyordu ve iddialara göre son dizelerini, bileklerinden akan kanlar ile yazdı:

Hoşçakal, dostum, el sıkışmadan, konuşmadan,
Hüzünlenme ve eğme kaşlarını, mutsuz;
Yeni bir şey değil ölüp gitmek bu yaşamdan,
Ama yaşamak da daha yeni değil kuşkusuz.

En yakın dostu, onun ölümünün ardından ona şu dizlererle sitemde bulunmuştu:

“şu yaşamda en kolay iştir ölmek, asıl güç olan, yeni bir hayata başlamak”.

          Fakat ızdırabın ve acının varlığına, daha önce eleştirdiği dostu Yesenin gibi katlanamamış olmalı ki, onun ölümünden 5 yıl sonra Mayakovskiy de intihar etti. Şairlerin dostluğu, toprak altında son bulmuştu.

       Radişçev’e, Yesenin’e ve Mayakovskiy’e intiharı gösteren; ve neredeyse diğer tüm Rus klasik yazarlarını zihinsel ızdıraba sürükleyen koşullar, Rusya’nın yüzyıllar boyunca maruz kaldığı tüm bu tarihsel gerçekler ile ilgiliydi…


ARARLANILAN KAYNAKLAR

Andrzej Walicki, Rus Düşünce Tarihi; Aydınlanmadan Marksizme, Çev. Alaeddin Şenel, İstanbul 2013.

Joseph Frank, Dostoyevski; Çağının Bir Yazarı, Çev. Ülker İnce, İstanbul 2016.

The Cambridge History of Russian Literature, Ed. Charles A. Moser, Cambridge 1996.

P. Kropotkin, Russian Literature, Boston 1905.

Maximilian J. Rudwin, “The Gloom and Glory of Russian Literature”, The Open Court, No. 7, 1918, 390-407.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.