İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Dostoyevski’nin “Budala” Romanı Üzerine Bir İnceleme

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, Budala, Çev. Ergin Altay, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2012.

     Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin 1869 yılında yazdığı ‘‘Budala’’ isimli romanı, Ergin Altay’ın titiz çevirisi ile Türkçeye kazandırılmıştır. Söz konusu mütercim, Dostoyevski’nin yanı sıra Puşkin Lermantov, Bulgakov, Turgenyev, Çehov, Gonçarov ve Gogol gibi önemli Rus ediplerinin de eserlerini başarılı bir şekilde dilimize tercüme etmiştir. Rusça ve Türkçe’nin gramer yapılarındaki farklılıklara rağmen, ‘‘Budala’’ romanı, mütercimin tecrübesinden dolayı okuyucu ile yazarı baş başa bırakarak, ortadaki dil engelini en aza indirmiştir.

     784 sayfalık nevî şahsına münhasır bu eser, başından sonuna kadar bir bütün arz eden üslubuyla dünya edebiyatında sarsıcı bir etki bırakmış ve birçok edebiyatçı tarafından büyük bir beğeniyle okunmuştur. Bunlardan biri olan Edward Hallet Carr: ‘‘Budala, Dostoyevski’nin kitapları arasında en derinden trajik hatta en acı verenidir ve aynı zamanda benzersiz bir aşk öyküsüdür’’ diyerek, hayranlığını dile getirmiştir. Öte yandan, Dostoyevski’nin çağdaşı olan ünlü Rus şairi Nikolay Alekseyeviç Nekrasov, duyduğu heyecanı ‘‘Yeni bir Gogol Doğuyor’’ yorumunu yaparak belirtmiştir.

Dostoyevski’yi muâdillerinden ayıran en önemli özellik hiç şüphe yok ki yaşadığı hâdiseler ile üstün dehasını birleştirebilmesinden ileri gelmektedir. Nitekim sara hastası olan Dostoyevski, sarhoş bir baba ile hasta bir annenin arasında çocukluğunu geçirmek zorunda kalmıştır. Bu durum, hayatında ileri derecede bir duyarlılık ve bununla birlikte mistik bir kişiliği vücuda getirmiştir. ‘‘Budala’’ romanı da, hayatın Dostoyevski’ye öğrettiği bu acı hatıraların bir terkibi niteliğindedir.


Romanın girişinde betimlenen karlı ve puslu bir Petersburg sabahındaki tren yolcuğu, vagonun çıkardığı sesleri şairâne bir şekilde kulaklarımıza ulaştırarak, bizleri, bulunduğumuz yerden çok uzak diyarlara taşımaktadır. Aslında bu tasvir, az sonra karşımıza çıkacak olan soluk yüzlü, ince yapılı ve bitkin görünüşüyle romanın başkarakterini teşkil eden Knez Mışkin’in halet-i ruhîyesini daha iyi anlatabilmek için okuyucuyu hazırlayan bir girizgâhtır. Mışkin karakteri, Dostoyevski’nin yeğeni Sonya’ya yazdığı bir mektubunda ‘‘mutlak iyi insanı yazmak istiyorum’’ dediği tanrısal erdemin tezâhürüdür. Dostoyevski, Mışkin üzerinden ahlak kavramını anlatmaya çalışırken, onun, bu aşırı duyarlılığından dolayı düştüğü trajikomik durumu da gözler önüne sermektedir. Mışkin’in aksi bir karakter yapısına sahip olan Nastasya Filipovna ve Rogojin’in sahneye çıkmasıyla, romanın akışı bambaşka bir hüviyet kazanmaktadır. Bu üç kişi arasına  temellendirilen roman, ikinci ve üçüncü dereceden olaylara da sahne olmaktadır. Verem hastalığı ile boğuşan zavallı İppolit, buna verilebilecek en güzel örnektir.

     Birçok kişi tarafından aşk romanı olarak telakki edilen ‘‘Budala’’, Rus toplum yapısını anlatması bakımından da önemli bir yapıttır. Dostoyevski’nin diğer eserlerinde sıklıkla bahsettiği ‘‘Rus ruhu’’, bu romanda yoğun bir şekilde hissedilmektedir. Nitekim romanın konusu ahlak kavramı üzerinden şekillendiği için ortalama bir Rus profili hakkında bilgi edinmek isteyenlere hitap edebilecek mahiyettedir. Edward Hallet Carr, Knez Mışkin karakteri üzerinden Batı’nın değer dünyası ile Rus düşüncesini şu veciz ifadelerle anlatmıştır:

‘‘Batı uygarlığının ahlaki görüşü mahkemelere ya da ceza kanununa yaraşır ilkelerden etkilenmiştir; duygulara, düşüncelere karşı hoşgörülü, eyleme karşı hoşgörüsüzdür. Batı insanı, müsrif oğlun ayyaşlığını, ağabeyin kıskançlığından niye daha affolduğunu; niye tövbe etmiş bir günahkarın, hiç günah işlememiş doksandokuz saygıdeğer yurttaştan daha üstün tutulduğunu ve İsa’nın ayağının dibinde düşünerek oturan Mari’nin, yemeği hazırlayan Martha’ya tercih edildiğini anlayamıyor. Duygulara önem veren eylemlere aldırmaya Rus insanı ise anlıyor. Mışkin bu anlayışın tam bir cisimlenişidir. Batı insanı ise, değişik değerlerin dünyasında yaşamaktadır.’’

Hangi noktadan bakarsak bakalım, Dostoyevski’nin bu romanı, sosyolojik, psikolojik, edebî, felsefi ve dinî birçok sorunu ele alarak, okurlarını, bu konularda derin bir düşünceye sevk etmektedir.

Dostoyevski’nin romanlarında ustaca işlenen mekan-olay örgüsü, ‘‘Budala’’ romanında da şahane bir şekilde aktarılmıştır. Petersburg şehri, Dostoyevski’nin kalemini usta bir ressamın fırçası gibi kullandığı nadide bir tabloyu andırmaktadır. Onun bu tasvirini okurken, Prens Mışkin’in Neva Caddesi’ndeki yürüyüşüne ortak olabilmekteyiz.

Dostoyevski, kendi döneminde tam olarak anlaşılamamasına rağmen, günümüz dünyasında en çok okunan Rus edebiyatçıları arasındaki yerini uzun süre daha muhafaza edecek gibi gözükmektedir. Onun fildişi kulesindeki bu yalnızlığı, ancak Kaf Dağı’ndaki zümrüd-ü Anka kuşuna nasip olabilecek bir gizeme sahip olmayı sürdürmektedir

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.