İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Slavların Menşei ve İlk Yurtları

 

Slavların eski bir millet oluşu, araştırmacıları bu ismin kökeni ve anlamı hakkında tetkikler yapmaya sevketmiştir. ‘‘Slav’’ adına ilk kez MS VI. yüzyılda Nazianslı Pseudo Cesarios’un kitabında tesadüf edilmiştir[1]. Bu isim, Grekçe kaynaklara ‘‘Sklabos’’, Latince kaynaklara ‘‘Sclaveni’’, Ortaçağ Arap kaynaklarına ise ‘‘Sakalibe’’ şeklinde geçmiştir[2]. Grekler, ‘‘Sklabos’’ ifadesini, Avrupa’nın doğusu ve güneyi ile Asya’nın kuzeyinde yaşayan insanları tanımlamak için kullanmıştır. Ortaçağ’da Avrupa’ya göç eden kalabalık Slav kitlelerinin köleleştirilmesiyle ‘‘Sklabos’’ ifadesi ‘‘Slave’’ şeklinde köle anlamını da kazanmıştır[3]. Bundan dolayı ‘‘Slav’’ kelimesinin köle anlamına geldiğine ilişkin görüşler ortaya atılmıştır. Fakat bu sözcüğün anlamına ilişkin net bir izah yapılamamıştır.

Slavların Hint-Avrupa kökenli kavimler ile aynı ırktan oldukları, yapılan antropolojik ve liguistik çalışmalar sonucunda ortaya konulmuştur. IX. ve X. yüzyıl mezarlarında bulunan iskelet kalıntıları, Slavların, dolikosefal bir kafa yapısına sahip olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte Slav fizyoniminin, kuzeyli halklar ile benzer özellikler taşıdığı anlaşılmıştır. VI. yüzyıl Bizans kronikleri ile IX. ve X. yüzyıl Arap kaynakları, Slavların, sarışın bir kavim olduklarını bildirmektedir. Daha sonraki yüzyıllarda, Slav iskeletlerinin yanında görülen brakisefal ve dolikosefal kafatasları, onların, Fin ve Türk unsurları ile karışmış olabileceği ihtimalini de hatıra getirmektedir[4].

Nestor tarafından yazılan ‘‘Geçmiş Yılların Hikayesi’’ (Povest Vremennıh Let) isimli kroniğe göre, Slavlar’ın menşei ile ilgili şu ifadeler yer almaktadır:

‘‘Nuh’un; Ham, Sam ve Yafes adında üç oğlu vardı. Sam’a; İran, Baktriya ve Hindistan’a kadar uzanan doğu toprakları, Ham’a; Mısır, Habeşistan, Anadolu, Libya ‘yı kapsayan güney toprakları, Yafes’e ise; kuzey ve batı toprakları verildi. Bu kardeşler, birbirlerinin topraklarına girmeyecekleri konusunda bir anlaşmaya vardılar. O dönemde dünyada tek bir millet vardı. Zamanla dünyanın nüfusu arttı. Bütün insanlar, Sina Çölü’nde, göğe kadar değecek bir kule yapmak üzere toplandılar. Bu kalenin etrafında ise Babil şehrini kuracaklardı. 40 sene boyunca insanlar, bu yapıyı inşa etmek için uğraştılarsa da bir sonuca varamadılar. Tanrı, bu durum karşısında sinirlenerek gökten indi. Onları 72 millete bölerek dünyanın dört bir yanına dağıttıktan sonra bu kuleyi yıktı. Yıkılan yapının parçaları Babil’de kaldı. Slavlar da bu 72 milletten biri olarak Nuh’un oğlu Yafes’ten geldi[5].’’

Nestor’un aktardığı bu bilgiler, Kitab-ı Mukaddes’te geçen bir hikaye ile kendi kurgusunun terkib edilmesi suretiyle oluşturulmuş bir anlatıdan ötesi değildir. Ayrıca  bu şekilde bir izaha girişmesinin altında, Slavlara kutsiyet atfetme isteği yatıyor olabilir.

Dil, arkeoloji ve bitki adlarından çıkan sonuçlara göre, ilk Slav yerleşiminin, kuzeyde Vistül Nehri’nden başlayarak, Pripet Havzası’ndan orta Dinyeper’e uzanan düzlükler ile güneyde Karpatların eteklerine kadar dayandığı tespit edilmiştir[6]. Kabul gören bu yaygın kanaatin aksine Nestor ise kroniğinde, Slavların uzun yıllar boyunca, Tuna Nehri kıyılarındaki Macar ve Bulgar topraklarında yaşadıklarını, bu yöreden Bohemya-Moravya vadisine doğru genişleyerek Vlaklar (Vlakhs)’ın saldırıları sonucunda Vistül Nehri’ne doğru göç ettiklerini ifade etmiştir[7].

İlk vatanlarından çıkarak, doğu istikametine doğru yayılan bazı Slav kitleleri, Rusya’nın siyasi bir teşekkül olarak ortaya çıkmasında en büyük paya sahip olan Doğu Slavları grubunu oluşturmuşlardır. Buna göre, Pripet ve Dvina nehirleri arasında; ‘‘Dregoviçler’’, Polota Nehri civarında; ‘’Poloçaniyler[8]’’, Dinyeper Nehri çevresinde; ‘‘Polyanlar’’ ve ‘‘Drevyanlar[9]’’, Vistül Nehri’nin orta kıyılarında; ‘‘Lyahiler’’, Desna ve Sula nehirleri arasında; ‘‘Saveryanlar’’, İlmen Gölü mansabında; ‘’Slovenler’’, Soje Nehri etrafında; ‘’Radimiçler’‘, Oka Nehri’nin güneyinde; ‘‘Vyatiçler’’ yaşamaktaydı[10].


Rusya sahası, Karadeniz kıyılarından başlayarak, orman, bozkır ve tundra olmak üzere üç coğrafi bölgeye ayrılır. Bu durum, Slavlar’ın geçim kaynakları üzerinde belirleyici bir rol oynamıştır. Mesela ormanlık alanlarda yaşayanlar, av hayvanlarının bolluğundan dolayı avcılık yaparken, kuzey bölgesindekiler, tarıma elverişsiz topraklar sebebiyle ticaret ile ilgilenmeye mecbur olmuşlardır. Bunun dışında nadir de olsa ziraat ile uğraşanlar mevcuttu. Fakat tarımın gelişerek belirli bir merhaleye ulaşması, çok daha sonra gerçekleşecek bir hadisedir.

Görüldüğü üzere, Doğu Slavları, genellikle nehir ve göl kenarlarına yerleşmişlerdir. Bu nehirlerin suları bol ve akış hızı düşük olması nedeniyle taşımaya elverişlidir. Ayrıca Dinyeper, İtil ve Don nehirlerinin akış istikameti de onların yayılış alanlarını tayin etmiştir. Doğu Slavlar’ı, bu yolu kullanarak, İlmen Gölü’nden Karadeniz’e, oradan da diğer ülkelere rahatlıkla ulaşabilmekteydiler. Bunun sonucunda, ticarette ileri bir seviyeye gelerek, İskandinavya-Bizans ticaret yolları üzerinde yeni şehirler inşa etmişlerdir.

İsveçlilerin ataları olarak kabul edilen Normanlar, VIII. yüzyıldan itibaren Ladoga ve İlmen gölleri civarını işgal etmeye başladılar. Onların bu bölgeye gelişi ile birlikte Fin ve Slav ahalisi vergi ödemek mecburiyetinde kaldı. Normanlar, işgal ettikleri bölgeyi güney istikametine doğru genişleterek, Dinyeper boyundaki Slavları da hâkimiyetleri altına almayı başardılar. Normanlar, kendilerine tâbi olan Slav ve Fin unsurlarından aldıkları kıymetli eşyaları Bizans ve İslam ülkelerine satıyorlardı. Zaman içerisinde Normanların yaptığı ticarete Slavlar da dâhil olarak aralarında ticari birlik teşekkül etmeye başladı. Artık Slavlar da Normanların tesiri ile Karadeniz üzerinden Bizans şehirlerine giderek ticari mallarını, bu pazarlarda satmayı öğrenmişlerdi. Ticaretin eskiye nazaran daha ileri bir noktaya taşınmasıyla birlikte yeni sorunlar da ortaya çıkmaya başladı. Mesela Slavlar, ticaret yolları üzerinde haydut hücumlarına karşı mukavemet edecek bir askeri kıta oluşturmak konusunda tecrübesizlerdi. Bunun üzerine onların ihtiyaç duyduğu askeri birlikler, Normanlar tarafından kuruldu. Yerli Slavlar, bunlara ‘‘Vareg’’ adını verdiler. Slavlar arasında faaliyet gösteren bu askeri unsurların başındaki Norman beylerine de ‘‘Knez’’ denilmekteydi. Bu isim, Almanca’daki ‘‘Konung’’ kelimesinin tahrif edilerek Slav diline uyarlanmış ve buradan da Türkçe’ye geçmiş bir şeklidir. Vareg-Rus knezlerinin önemi gittikçe artarak, kurulmakta olan siyasi teşkilatın lideri konumuna geldiler. Slavlar, uzun bir müddet Vareg ve Rusları birbirleriyle karıştırmışlardır. Vareg; ücretli kıtalar halinde hareket eden Normanlara verilen genel bir isimken, Rus; Vareglerin içinden çıkıp Slavlar arasına yerleşerek devlet kuran ve Slavlar üzerinde hâkimiyet tesis eden bir zümrenin adıdır.

Hazarların bu coğrafyadaki hâkimiyetinin zayıflamasıyla birlikte Rus knezlerinin gücü giderek artmıştır. Nitekim Rusların, Kiev’de hâkimiyeti ele geçirmesiyle beraber burası, ‘‘Rus yurdu’’ olarak anılmaya başlamıştır11. X. yüzyılda, İskandinavya’dan yapılan Norman göçlerinin son bulması ve Kiev’de Hıristiyanlığın kabülü ile birlikte Rus ve Slav unsurları birbirlerine hem din hem de dil yönünden bağlanmışlardır. Rus adı ise bütün bir milletin ortak adı olarak siyasi bir mahiyet kazanmıştır.

 

[1] Akdes Nimet Kurat, Rusya Tarihi, Ankara, 1987, s. 4.

[2] Adam Mesiarkin, ‘‘The Name of The Slavs: Etymology and Meaning’’, Studia Slavica et Balcanica Petropolitana, Vol. 21, No. 1, St. Petersburg, 2017, s. 4-6.

[3] Ahmet Taşağıl, ‘‘Sakâlibe’’, DİA, C. XXXVI, İstanbul, 2009, s. 3.

[4] Akdes Nimet Kurat, a.g.e., s. 3.

[5] Povest Vremennıh Let, Perevod: D. S. Lehaçov-B. A. Romanov, Moskva, 1950, s. 205.

[6] Akdes Nimet Kurat, a.g.e., s. 3.

[7] Povest Vremennıh Let, s. 206

[8] Poloçaniy ismi, Polota Nehri’nden gelmektedir.

[9] Ormanlık bir bölgede yaşadıklarından dolayı, isimlerini, Rusça’da ‘‘ağaç’’ anlamına gelen ‘‘древ’’ (Drev) sözcüğünden gelmektedir.

[10] Povest Vremennıh Let, s. 207-208.  

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.