İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Türk Tarihinde Hükümdarlık, Erklik, Kut ve Türk Cihan Hakimiyeti Ülküsü

 

Hükümdarlık nedir?

Devlet hukuki bakımdan toplumun yönetilmesini sağlayan sosyal bir organizasyondur. Devleti yönetecek olan yönetim mekanizması yönetilenler tarafından meşru olarak kabul edilmesi gerekir. Üç tip hakimiyet vardır: Gelenekçi, karizmatik, kanuni.

Türklerde hükümdarlık anlayışı nasıldı?

Türklerdeki hakimiyet anlayışı karizmatik olarak kabul edilir: Göğün altındaki bütün ülkelerin tek bir hükümdarı olarak görülüyordu. “Yeryüzünün hükümdarı.”

Örnek: Asya Hun İmparatoru’nun ünvanı: “Göktanrı’nın, güneşin, ayın tahta çıkardığı Tanrı kutu Tanhu”. Hsia Hun Devleti Tanhusu He-lien Po Po (5.YY ilk yarısı) “Benim hükümdar olmamı tanrı tarafından kararlaştırıldı”… Göktürklerde de bu anlayış devam eder: “Tanrı’ya benzer, Tanrı’da olmuş Türk bilge kağan”“Tanrı irade ettiği için, kutum olduğu için kağan oldum…” Uygur hakanlarının ünvanları ve tanımlamaları da böyledir. Tuna ve İtil Bulgarlarında da hükümdar Tanrı tarafından tahta çıkarılmıştır.

Kutadgu Bilig’de: “Kutun tabiatı hizmet, şiarı adalettir…Fazilet ve kısmet kuttan doğar… Beyliğe (Hükümdarlığıa) yol ondan geçer…Her şey kutun eli altındadır, bütün istekler onun vasıtasıyla gerçekleşir… Tanrısaldır… Dünyada tam bir iktidar kuşağı bağladı, kurt ile kuzu bir arada yaşadı… Bey bu makama sen kendi gücün ve isteğin ile gelmedin onu sana tanrı verdi… Hükümdarlar iktidarı tanrıdan alırlar…”

Oğuz Kağan Destanı’nda: Kuttan feragat etmek, devletten siyasi istiklalden vazgeçmek manasına gelir.

Bozkır kültürü ile İslam’ın etkileşimi Selçuklu İmparatorluğu ile tamamlanmıştır. Çünkü Selçuklu Devleti Müslüman ülkelerin ortasında kurulmuş ve siyasi, sosyal, ekonomik ve dini meselelere, Türk ve yerli Müslüman halkın ihtiyaçları tatminine yönelik eğilmişlerdir. Bu yüzden söz konusu kaynaşma Selçuklular döneminde olmuştur.

İslamiyetin kabulü ile Türklerde hakimiyet anlayışlarında dönüşüm yaşanmıştır. Eski Türklerdeki hükümdarın hükmetme hakkının Tanrı tarafından verildiği şeklindeki kut anlayışı bu dönemde İslami bir anlayış kazanmıştır. Nitekim kut anlayışı; bu dönemle birlikte Allah’ın nasibi, takdiri anlamında kullanılmaya başlanmıştır

Eski Türklerde hükümdar devletin lideriydi ve devleti töreye uygun olarak yönetirdi. İslamiyetin kabulü ile hükümdar töre ile birlikte şeriate de uygun olarak ülkeyi yönetmesi gerekirdi. Zira İslam şeriatine aykırı karar veren, adaletten sapan, zülüm yapan bir hükümdara itaat edilmemesi bir çok İslam alimi tarafından dile getirilmiştir. Eski Türkler hükümdarın kut’a sahip olduğuna inanırlardı. Kut; hükümdar olabilmek için Tanrı tarafından verilen idare kabiliyeti ve yetkisi olarak tanımlanabilir. Nitekim İslamiyetin kabulü ile bu kavramın yorumlanmasında bir dönüşüm yaşanmıştır. Zira Türkler İslamiyet ile çatışmayan devlet geleneklerini İslam’a uygun olarak yorumlayıp devam ettirmişlerdir. Buna uygun olarak kut Allah’ın nasibi ve takdiri olarak yorumlanmıştır. İslam’ın kabülü ile dönüşüm yaşayan diğer bir yapı Kurultay’dır. Kurultay yönetimle ilgili askeri, siyasi, ekonomik ve kültürel meselelerin görüşülüp karara bağlandığı merciidir. En önemli özelliği ise yasama ve kontrol organı olmasıdır. Ancak Türk-İslam devletlerinde eskisi kadar önem verilmemiştir. Zira divanlar Kurultay’ın yerini almıştır. Divan daha çok Eski Türklerdeki Kurultay ile hükümetin birleşimidir. Nitekim istişare için küçük divanlar kurulurken, yasama ve hükümet işlerinin yapılması için de Büyük Divan kurulmuştur. Nitekim bu kuruluş Kurultay’da olduğu gibi hükümdarın emirlerini görüşüp karara bağlardı.

Hükümdarın Meşruiyeti: Türk Cihan Hakimiyeti

Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar her tarafı Türk iradesi altına almak imkanlarının aranması ve zorlanmasıdır. Osmanlılar da dahil pek çok Türk devletinde bu anlayış mevcuttur.

Oğuz Kağan destanıda Oğuzhan toyda hükümdar ilan edildikten sonra “Güneş bayrağımız gökyüzü otağımızdır… Daha çok denizlere daha çok ırmaklara doğru…”, “…Ben Uygur hakanıyım, yeryüzünün dört tarafına hakan olmam gereklidir. Sizden itaat bekliyorum yoksa üzerinize ordu sevk ederim.” ifadeleri Türk Cihan Hakimiyeti düşüncelerinin adeta somut örnekleridir.

Konu ile alakalı olarak kitap önerisidir.

Oğuz Kağan rüyasında bir altın yay, üç gümüş ok görmüştür. Yay güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar uzanmaktadır. Rüyayı yorumlayan Uluğ Türk “Göktanrı dünyayı sana bağışladı” demiştir. Bozkurtun öncülüğünde dünyayı fethe çıkan Oğuz Kağan ölürken “Göktanrı’ya borcumu ödedim” diyerek ülkeyi oğullarına bırakır. Oğuzun altı oğlunun adları da bu hakimiyet anlayışını belirtir. Gün, Ay, Yıldız, Gök, Dağ, Deniz. Sadece dünya değil kâinatı sembolize etmiştir.

Hükümdarın kut sahibi olduğu gibi diğer devletlerde gözüken dini siyasi lider birleşimi Türklerde yoktur. Türklerde liderlik karizmatik siyasi lider olarak görülür. Halk liderin normal bir insan olduğunun farkındadır.

Göktürk Yazıtları’nda “halk tok olmalı, memur ve işçilere aç mısın, tok musun diye sormalı… Elini açık tut… Bir hükümdar kuldan fakir adını kaldıramazsa nasıl hükümdar olur? Der. Kutadgu Bilig’de de halkın hükümdardan istedikleri, iktisadı istikrar, adil kanun ve asayiştir, bunlar sıralandıktan sonra ey hükümdar sen önce bunları yerine getir, sonra kendi hakkını isteyebilirsin der. “Bey iyi kanun yap, kanuna kendin riayet et ki halk da sana itaat etsin. Bey kudretli ol, halkı kudretli kıl bunun için onun karnını doyurmak lazımdır.” Eğer hükümdar bunları yapamazsa kutu tanrı tarafından geri alındığı düşüncesi ile iktidardan düşürülebilirdi. Göktürklerde genç hükümdar İnel Kağan’a karşı yapılan 716 ihtilali bu gerekçeye dayandırılıyor. Hakanlıkta da daima töre hükümleri göz önünde tutulur. 581’de ölen Göktürk hakanı Tapo yerine onun vasiyet ettiği Talopien’in hakanlığı töreye uymadığı için devlet meclisi reddetmiştir. Hunlarda da hükümdar icraatından önce istişare etmek, meclisten tasvib ve karar almak zorundadır. Oğuzlarda başbuğlar törenin gerektirdiği vazifeleri yapmakla yükümlüdür. Karizmatik liderliğin temelinde kanuni meşruiyetler vardır. Hükümdar kanun koyan olacağı gibi kanuna uyan kişi de olacaktır. Bunun kontrolü de meclisler ile yapılıyordu.

Hükümdarın Ünvanları

Hükümdarlar çeşitli ünvanlar taşımıştır. Tanhu veya Şanyu 5.yy ortalarına kadar özellikle Hunlar için kullanılmıştır. Kağan, kan (han,kral), Yabgu (cabgu), İdi (Bahaddin Ögel’e göre İdi efendi, kutsal bir bilgelik) kut, il-teber, erkin (kül erkin, ulug erkin) vb. En yaygın olanı kağandır. Karahanlılarda; Kağan yerine Arslan Han, Yagbu yerine Satuk Han unvanı kullanılmış; ayrıca Gaznelilerde ve Selçuklularda halifenin taktığı bir çok unvan bulunmaktadır. Ancak Gaznelilerden itibaren “Sultan” unvanı yaygın olarak kullanılmıştır.

Türk İslam Devletleri’nde Hükümdar Unvan ve Lakapları

Sultan Mahmud 999 yılında Horasan’ı fethedince, hutbeyi o zamana kadar Sâmânî Devleti tarafından tanınmayan Abbâsî halifesi Kâdir Billâh adına okutmuş ve bunu Abbâsî halifesine bildirmek için elçiler göndermiştir. Abbâsî halifesi bu durumdan memnun kalarak Mahmud’a hil’at, taç ve bayrakla birlikte menşûr, ahd ve livâ göndererek Yemînü’d-Devle ve Emînü’l-Mille lakabını verdi.

Selçuklu Sultanları, Tuğrul Bey’den başlamak üzere çeşitli unvan ve lakaplar kullanmışlardır. Halife 1055 yılında Bağdat’a gelen Tuğrul Bey’in faaliyetlerinden memnun kaldı ve onun adına büyük bir merasim tertipledi ve bu görüşme esnasında Tuğrul Bey’i el-Melikü’l-Meşrık ve’l-Mağrib ilan ederek kendisine Ebû Tâlib künyesiyle Rüknü’d-Dünya ve’d-Dîn lakabını ve Yemînü Emîru’l-Mü’minî, Kasîmü Emîrü’l-Mü’minîn ünvanlarını verdi. Böylece halife İslâm aleminin dünyevî hâkimiyetini kendi rızasıyla Tuğrul Bey’e terk etmiş oluyordu.

Bunlardan başka Tuğrul Bey Melikü’l-İslâm ve’l-Müslimîn, Şehinşâhu’l-Muazzam, Gıyâsu’l-Müslimîn, Sultanu Bilâdillâh, Muğîsü İbâdillâh lakaplarını almıştır.

Alp Asrlan’ın 1064 yılında Selçuklu tahtına oturması üzerine Abbâsi halifesi Kâim Biemrillâh tarafından bir elçilik heyeti ile kutlanan Sultan’a halife tarafından Şehinşâhü’lAzam, Melikü’l-Arap ve’l-Acem lakapları verildi. Bizans’a bağlı olan Bagrad ve Grigor gibi Bizanslı generaller tarafından korunan ve kaynaklarda ‘asla fethedilemez’şeklinde nitelenen, surlarıyla meşhur ‘Ani’şehrinin 1064 yılında fethedilmesi İslâm dünyasında çok olumlu yankılara neden oldu. Bu başarıyı bir beyannâme ile kutlayan halife, Alp Arslan’a Ebû’l-Feth ünvanını verdi. Bunlardan başka Alp Arslan Ebû’ş-Şuca künyesinin yanında Adudu’d-Devle, Burhanu Emîri’l-Müminîn lakaplarını; Melikşah ise Ebû’l-Feth, Müizzü’d-Dîn, Celâlü’d-Dünya ve’d-Dîn lakaplarını almıştır. Ayrıca Tuğrul Bey’in vefatından sonra Alp Arslan’ın hükümdar olmasında büyük gayretlerinden dolayı vezirlik makamına getirilen Hasan b. Ali b. İshak et-Tûsî’ye ise Abbâsî Halifesi Kâim Biemrillâh tarafından Nizâmü’lMülk ve Kıvâmü’d-Devle ve’d-Dîn lakapları verilmiştir.

Hükümdarın Vazifeleri

Savaş gücü ile devleti kurma ve düzene koyma, Türk kağanlarının en önemli vazifelerindendir. Devletin kuruluşu, asayişi, düzenin sağlanması silah gücüne bağlıdır.

Yeni ele geçirilen bölgelere kondurma, yerleştirme ve iskan politikaları yapmak hükümdarın temel görevi arasındadır. Yeni bir ülkeyi almak çok bir anlam ifade etmiyor, o bölgeye iskan yapılmalıdır. Bu yüzden Türk ordularının peşinden ailelerde gitmektedir. Orta Asya’nın Doğu bölgeleri verimsiz, çorak ve ıssız olduğu için Batı önemli bir yayılım bölgesi olarak görülmektedir.

Bu iskanın bir usul ve kaidesi de vardır. Bir Türk boyuna bir il verilirdi. Boylarda kendi sınırları içerisinde yaşarlar. Bu sınırların korunması ve kontrolü bu boya aittir. Bazen yeni ele geçirilen yurtlar başarı göstermiş yiğitlerle komutanlara verilirdi. Dede Korkut kitabında “yiğitlere kalaba ülke verdi” dendiği gibi. Tabiki yiğide verilen toprak onun boyuna verilmektedir. Halkın sürekli hareket etmesi istenmeyen bir durumdu. Ancak bir toprak kaybedilmişse toprağın çok kıymeti yoktu, il gider töre kalır sözü buradan gelmektedir.

Törenin düzenlenmesi ve yürütülmesi, hükümdarın vazifesi arasındadır. Töre daha çok devletin kuruluş düzeni ve işleyişi anlamına gelmektedir. Uygurlar döneminde de töre direkt olarak kanun anlamındadır. Töre aynı zamanda bir görenek ve yordamdır. Töresini kaybetmiş bir millet yok olmuş ve ortadan kalkmış bir millettir.

“Yukarıdan gök basmasa,

Aşağıda yağız yer delinmese,

Türk milleti, ilini töreni kim bozardı.”

Uygurların kuruluşuna bakarsak zaman içerisinde büyük bir nüfus ve Türk devleti içerisinde önemli görevler yapmış olan bir halktı. Uygur kağanının dayandığı soylu bir boy, bu boyu destekleyen bir çok kabile birlikleri vardır. İrkinlik, İl teberlik ve yabguluk kurmuşlardı. Uygurlar Turfan bölgesine yerleşince hükümdarlarına kağan yerine han demeye başlamışlardı. Savaşcılık kabiliyetleri yerine ticaret, ilim ve sanat faaliyetleri gelişiyordu. Bir dönem kağanlara Çince “Wang’ın” yani “Prens’in” karşılığı “İlig” denmeye başlandı. Uygur iligleri artık imparatordan ziyade bir reis ve baş konumundadırlar. Daha sonra tanrı tarafından gönderilmiş talih ve kutsallık anlamına gelen “idikut” denmeye başlandı. Uygur hükümdarlarının yaşadığı Turfan şehrine de “idikut” şehri deniyordu.   

Eski Türk devletlerinde olduğu gibi Türk-İslam devletlerinde de hükümdar hem toplumun lideri hem de devletin başıydı. Bu konumuyla sultan “hükümet”, “saray”, “adalet” ile “ordu” teşkilatlarının da lideriydi. Sultan devletin iç ve dış politikasını saptar; orduya komutanlık eder; elçiler gönderip, elçiler kabul eder, devlet memurlarını atar, en büyük yargıç konumuyla Mezalim Divanı’na(yüksek mahkeme) başkanlık eder; yayınladığı ferman, yazılı ve sözlü emirlerle kanunları oluştururdu. Ayrıca Sultanlar belirli günlerde önemli yöneticileri ve komutanları kabul eder, halkın şikayetlerini dinlerdi. Ancak yine de sultanların yetkisi sınırsız değildi. İslam öncesi dönemde yetkilerini töreye uygun bir şekilde kullanması gerekirken İslamiyetin kabulü ile Sultan yetkilerini Allah’ın rızasına uygun kullanması gerekmiştir. Çünkü İslam şeriatine aykırı emirler veren, adaletten sapan, zulüm yapan sultana itaat edilmemesi gerekliliği bir çok İslam alimi tarafından dile getirilmişti.

Türklerde hükümdarın özellikleri?

Bilgelik, alplik Türk kağanının başlıca özelliğidir. Bilgelik özenilen bir özelliktir. Çinliler Mete Han’a “Hsien Wangi” bilge prens diyorlardı. Göktürk devletinde Bilge Kağan’da bu özellikten dolayı bu ismi almaktadır. Bilgelik iyi ve büyük Türk kağanları için müşterek bir unvan olarak kullanılmıştır.

Hükümdarda erdemli olma özelliği aranıyordu. Erdem de bir tanrı yolu ve hükümdara tanrı tarafından verilmiş iyi bir özelliktir. Göktürklerin sonuna doğru kağanlarda akıllı ve filozof olma şartı da ortaya çıkmıştı. Böyle hükümdarlara “Bögü Kağan” ünvanı veriyorlardı. Ayrıca hükümdarların ünvanları arasında ünlü, “Şanlı” anlamına gelen “Külüg” deyimi de veriliyordu. eski Türkçede ün, şan, şöhret anlamındadır.

HÜKÜMDARLIK ALAMETLERİ

Hükümdarın Otağı

Otağ ve Bayrak birbirinden ayrılmayan kelimeler olarak görülür. Çin kaynaklarında Türklerle ilgili olarak “bayraksız otağ, otağsız da bayrak olmadığı” anlayışı mevcuttu. Bu otağlar bayraklı karargah olarak da kullanılmaktadır. Toplumdaki derecelerine göre çadırlar bu düzene ve disipline göre halka halka bu hakan çadırının etrafına dizilirdi. Kurultay sözü de bu kurulumdan gelmektedir. Bu otağın renkleri de bir anlam ve sembol içermektedir. Kağanların çadırı Göktürklerde ve Uygurlarda altın otağ deyimi kullanılırdı.

Hükümdarın Sarayı

Aslı eski Farsça’da ‘srada’(ev) olan saray kelimesi X. yüzyıldan itibaren Türkçe’de de kullanılmaktadır. İslâm devletlerinde saray, hem hükümdarın ailesiyle birlikte yaşadığı özel alan, hem de devlet işlerinin görüldüğü yer olarak ana merkez konumundadır ve genellikle dört eyvanlı bir avlu etrafında şekillenmiştir. Diğer bir yapılanma özelliği de kare veya dikdörtgen bir avlunun bir cephesini oluşturan binalar topluluğudur. Törenlerin gerçekleştirildiği avludan başka bir kabul odası, hükümdarın yaşadığı kısım bütün saray düzenekleri içinde yer alır.

Taht

Eski Türk geleneğinde tahta çıkmak olurmak yani oturmak fiili ile anlatıyor. Göktürk kağanlarının tahtları önemli ve meşhur iken, Uygurlarda Kağan yerine İlig ünvanı ve hükümdarın önemi ticaret ve barış halinde olduğu zamanlarda önemsizleşmesi ile beraber taht anlayışı da önemsizleşmiştir.  Buda dininin etkisiyle taht budanın tahtına benzetilmiştir.

Orun kelimesi makamı ve mevkiiyi ifade ediyordu. Bu sebeple tahta bazen orunlug, ya da ornag gibi ifadeler verilmişti. Tör deyimi de şerefli yer anlamında kullanılıyordu. Bu anlayış daha sonra Harezm şahlarda da görülmektedir. Ev törü ifadesi evin şerefli yeri anlamındadır.

Türk tahtları altından ve merdivenli oluyordu. 576’da İstemi’yi ziyaret eden Bizans elçisi Zemarkhos onun tahtından bahsediyor, tahtın altından dört aslan üzerine oturtulduğunu ifade ediyordu. Türk kağanları ipekli bir döşek üzerine oturuyordu. Turfan Uygurlarında Hanların tahtı da bu şekildedir. Uzun zaman Arslan Han lakabını kullanmışlardı. Dede Korkut kitabında da Kazan Beg’in altın tahtından bahsetmesi bizler için bir bilgi kaynağıdır. Tahtın sağınd,3a ve solunda küçük masalar ve sandalyeler bulunuyordu. Buralara protokol gereği hatunları, oğullar, akrabaları ile devletin ileri gelenleri oturmaktadır. Baş Hatun çoğu zaman taht üzerinde veya özel bir şekilde yaptırılmış bir oturma yerinde oturup, kağana kadeh sunuyordu. Herkesin önünde küçük masalar bulunuyor ve bu masalarda yiyecekler ve içecekler bulunuyordu.

Taht, İslamın kabulü ile de önemli bir figür ve hâkimiyet alametleri arasındadır. Hükümdarlık tahta oturmakla başlardı. Önemli törenler, toplantılar sırasında hükümdar tahtında bulunur, sefere çıkarken de yanında götürürdü. Tac ise, hükümdarlığın tahtan ayrılmayan, olmazsa olmaz maddi hâkimiyet sembollerindendir. Nitekim Halife Kâim Biemrillâh, siyasî gücü Tuğrul Bey’e devrettiği Bağdat’taki tören sırasında onu bir tahta oturtmuş, ayrıca ona tac giydirmişti.

İslam Öncesi

Otağ (hakan çadırı), örgin (taht), tuğ, davul, kotuz (sorguç) ve yay gibi sembolik ve somut örnekler mevcuttur.

Ele geçirilen bölgelere hükümdarlık alameti olarak içinde örgin bulunan bir kale saray şeklinde yapı yaptırılıyordu. Bunlarda hükümdar oturmasa bile sembolik olarak bölgeye hakimiyetin kurulduğu anlamı geliyordu. Tahtlar altından yapılmaydı.

Kanat eliglerine, küçük kağanlara, şadlara ve diğer yüksek devlet adamlarına tuğlar verilirdi. Göktürk, Uygur, Türgiş ve ihtimal Karluklarda tepesine altın bir kurt başı takılmak suretiyle belirlenirdi.

Köbrüge yani davul da hakimiyet belgesidir. Kotuz veya sorguç hükümdarlık sembolü idi, börke takılan küçük bir tutam yabani sığır ya da at kuyruğu kılı ya da tüydü. Türk prens mezarlarında miğfere raptedilmiş madeni sorguçlarda vardır.

Miğferin üstündeki tüylere sorguç denmektedir.

Yay’da hakimiyet sembolüdür. Devlet başkanları törenlerde hususi hükümdarlık yayı taşıyorlardı. Hanlar tahta geçiş törenlerinde yayı bir keçeye yada bir kalkan üzerine koyarak göğe kaldırılması bir adetti.

Türkmenistan’daki Oğuz Kağan Heykeli.
Altın rengi teçhizatların mevcudiyeti destandan esinlenildiği anlaşılmaktadır.
Mustafa Kemal Paşa kurduğu fırkanın sembolünü seçerken Eski Türk geleneklerinden esinlenerek hedefe ulaşma, çağrı yapma ve birlik sembolü olarak manasında altı oku seçmiştir.

Hanın belirli zamanlarda devlet ileri gelenlerine ve halka törenlerle ziyafet vermesi de hükümranlık icabıdır.

Türk İslam Devletlerinde Hükümdarlık Alametleri

Manevî unsurlar, lâkaplar ve hutbe olarak gözükürken, maddî unsurlar ise, sikke, hil’at-tırâz, menşûr, bayrak, saray, taht, tac, çetr, nevbet, başkent, ğâşiye, yüzük, altın kemer, altın toka, altın kabzalı kılıç ve altın eğerli at gibi çeşitli bölümlere ayrılmaktadır.

Hutbe

Cuma günü halife ve sultana hutbede dua edilmesi, hilâfetle ilgili hususlardan olup, sadece İslâm mülkünün alametlerinden alınıp, halifelere ait eski bir gelenektir.

İmamın Hutbe’den cemaate seslenişi.

Hutbelerde halifenin isminin ardından hükümdarın adının okunması ise bağımsızlık göstergelerinden kabul edilmektedir. Bu itibarla Karahanlı hükümdarlarının adlarına hutbeler okunduğu bilinmektedir. Yusuf Kadir Han oğlu Şerefu’d-Devle Ebû’ş-Şucâ Arslan Han adına Kaşgâr, Hoten ve Balâsâğûn’da hutbe okutmuştur.

Alp Arslan, Tuğrul Bey’in ölümünden sonra ortaya çıkan saltanat mücadelesine son verdikten sonra Rey’e gelerek amcası Tuğrul Bey’in sarayına yerleşti. Yapılan muhteşem bir cülûs merasiminden sonra, kendi adına para bastırıp hutbe okuttu. Halife, Alp Arslan adına 27 Nisan 1064 yılında Bağdat’ta hutbe okuttu.

Sikke

Tahta çıkan hükümdarın hutbeden sonra ilk işi, bağımsızlığın ve hâkimiyetin sembolü olarak para bastırmak ve bu arada İslâmî meşrûiyetin gereği olarak kendi adı ile ünvan ve lakaplarından önce dönemin halifesinin adını parada zikretmek idi.

Ön Yüz: Kelime-i Tevhid, El-İmamü’l- Musta’sım billah Emirü’l- mü’minin, fi sene hamse hamsin
sitte mie duribe Malatya.
Arka Yüz: Es-Selatini’l- a’zam İzzü’d-dünya ve’d-din (Keykavus ve) Rüknü’d-dünya ve’d-din Kılıç
Arslan ve Alaü’d-dünya ve’d-din Keykubad (benü Keyhüsrev)

Para bastırma bir yönüyle maddî, diğer yönüyle de hükümdarlığın manevî unsurudur. Vasal hükümdarlarda, hutbede olduğu gibi bir sıra takip ederler, sikkelerde önce halifenin ikinci olarak bağlı olduğu hükümdarın, son olarak da kendi ad, ünvan ve lakaplarına yer verilirdi.

Hilat

Hükümdarların hil’at tevcihi çok eski bir adet olup İslâmiyetten evvel Bizans ve Sâsânîler’de de mevcut idi. İslâm dünyasına girmesi Emevîler zamanında olmuş Abbâsîler’in ilk devirlerinden itibaren hilâfetlerinin yıkılışına kadar devam etmiştir. Abbâsî İmparatorluğu’ndan ayrılan coğrafi sahalarda kurulan ve Abbâsiler’in siyasî ve idarî müesseselerini devam ettiren muhtelif İslâm ve Türk devletleri de zaman ve mekâna göre bazı ayrılıklar göstermekle beraber bu adeti devam ettirmişlerdir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda da bu gelenek devam etmiştir.

Menşur

‘Menşûr’ kelimesi sözlükte; ‘yaymak, dağıtmak, kitabı basıp yayımlamak, diriltmek’ anlamlarına gelen ‘nşr’ kökünden türemiş olup ‘dağılmış, yayılmış’ demektir. Herkese duyurulmak, açıklamak ve yayılmak amacıyla yazıldığı için belgelere menşûr denilmiştir. Halife, kendisini İslâm aleminin maddî ve manevî sahibi ve hâkimi addettiği için kendisine ait bölgedeki hükümdarı, cismani işlere vekil yapmasından dolayı müsaadeyi hâvî menşûr vs. hükümdarlık alametleri vermesi tabii görülmekteydi. Hükümdar ğâsıb da olsa halifeden bu emanetleri alırdı. Hükümetleri halife tarafından tasdik edilir ve kendilerine saltanat menşûru, hil’at, bayrak vs. gönderilirdi. Bunun sebebi de İslâm memleketinin, Müslümanların imamı olan halifenin meşrû mülkü addedilmesi idi; bundan dolayı halife kendisine ait olan bu yerleri kendi müsaadesiyle tevcih etmiş olurdu. Halifenin menşûru olmadan devleti idare eden bir İslâm hükümdarı, gayr-ı meşrû olarak o makama sahip olmuş telakki edilir ve gâsıb addolunurdu. Bu tarz, daha sonraları Abbâsîler’in zayıf zamanlarında dahi câri olmuştur.

Çetr

Çetr Türkçe’ye Farsça’dan geçen ve ‘şemsiye, çadır’ anlamına gelen ‘çetr’ kelimesinin aslı Sanskritçe ‘çhattra’ (gölgelik, siper) kelimesidir. Çetr (mizalle), ‘hükümdar sefere veya alayla bir yere giderken başı üzerinde tutulan, onların renk ve sembollerini taşıyan özel şemsiye’ye denir. Bir mızrağın ucunda küçük bir kubbe şeklinde açılan bu saltanat şemsiyesi, atlas veya altın sırmalı kadifeden yapılırdı ve tepesinde ‘altın top’ denilen bir alem bulunurdu. Müslüman-Türk devletlerinde çetr hâkimiyet alameti olarak yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Karahanlı hükümdarları kırmızı renkte çetr taşırlardı. Karahanlılarda çetrin (kubbe) savaş alametlerinden birini teşkil ettiği ve savaş meydanlarında taşındığı bilinmektedir.

Nevbet

Türklerde nevbet, Hunlar ve Göktürklerden itibaren hâkimiyet alameti olarak benimsenmiş ve bu gelenek Osmanlılara kadar devam etmiştir. Nevbet geleneği İslâmî devirde kurulan Türk devletlerinde de devam ettirilmiştir. Ortaçağ Türk ve İslâm devletlerinde nevbet çaldırma savaş dışında bir hâkimiyet alameti olarak önem kazanmış, nevbet sayıları ve vakitleri birtakım kurallara bağlanmış, bu kurallara uymayanlar merkezi otoriteye, halifeye ve sultana isyan etmiş kabul edilerek cezalandırılmıştır.

Selçuklu Sultanları, Tuğrul Bey’den itibaren hâkimiyet alameti olarak saray ve ordugâhlarda günde beş defa namaz vakitlerinde nevbet çaldırmışlardır. Selçuklular’da sadece başşehirlerde ve sultanın bulunduğu otağlarda değil, aynı zamanda hükümdarın gıyabında Bağdat’taki hükümet konağı önünde de nevbet çalınmıştır. Irak valisi Ebû Saîd el-Kâinî, Tuğrul Bey’in ölüm haberi kendisine ulaşıncaya kadar Bağdat’ta sultan adına nevbet çaldırmaya devam etmiştir. Tâbi hükümdarlar ise büyük sultanın izniyle nevbet çaldırmışlardır. Sultan Aplarslan 1066 yılında Ahvâz âmili Hezâresb’in kendisine haber vermeden nevbet çaldırmasına öfkelenmiş ve bu uygulamanın hemen durdurulmasını istemiştir.

https://www.youtube.com/watch?v=ToBLr384DIg

Tuğlar ve Bayraklar

Bayrağın önemli bir yeri vardı. Bağımsızlık bayrakla belirirdi. Bayrak direkleri göğün direğiydi. Komutanların ve boy beylerinin itibarları bayraklarının şekline ve sayısına göre tayin ediliyordu. Uğur ve başarı dalgalanan saçaklarına görülüyordu. Eski Türklerde bayraklarının tepelerinde oturan kurt ve kartal sembolleri ile hatırlanıyordu. Savaşlarda ve barışlarda farklı farklı renklerde bayraklar kullanılırdı.

Tuğlar daha çok resmi bir anlam ifade ediyordu. Rütbe ve vazifeleri tuğlar gösteriyorken, bayrak kutsal bir anlamı vardı. Dinsel kökenleri vardı. Gök mavisi şeklinde olması da buradan göğe atıf olmasını ifade ediyordu.

Eski Türklerde davullar vurulur ve tuğlar, bayraklar dikilirdi. Kurbanlar kesilir bu kesilen hayvandan sorguç yapılırdı. Törenlerle komutanların tuğları takdim edilirdi.  Bu gelenek sonraki zamanlarda da devam ederek süregelmiştir. Çinliler dahi Orta Asya halklarına yeni tahta çıkış olduğunda tuğ ve davul göndermiştir. Osmanlılara kadar bu gelenek bozulmadan süregelir.

Türk İslam Devletleri’nde Bayrak

İslâmiyet’ten önce de bayrak kullanan Arap kabilelerinde bu âdet Hz. Peygamber ve ilk halifeler devrinden başlayarak daha da kuvvetlenmiştir. Selçuklular İslâm devletleriyle sıkı münasebetlerde bulunmalarına rağmen, Oğuz törelerine sadık kalarak eski kabile bayraklarını muhafaza etmişlerdir. İlk Selçuklu bayraklarının üstünde ok ve yay alâmetinin bulunduğu tahmin edilebilir. Fakat Tuğrul Bey’den başlayarak Abbâsîler’den diğer hâkimiyet alâmetleriyle birlikte siyah bayraklar alan Selçuklular’da çeşitli bayrak ve sancakların kullanıldığı bilinmektedir. Malazgirt Muharebesi’nde Alparslan’ın üzerinde kelime-i şehâdet yazılı büyük bir sancağı vardı. Anadolu Selçuklularında İbn Bîbî Kâhta’nın fethinden bahsederken buraya dikilen sancağın siyah renkte olduğunu söylemekte ve eserinde muncuk, perçem, bayrak kelimelerini sık sık kullanmakta, hükümdarın resmî siyah bayrağı için “sancak, sancak-ı sultânî” gibi tabirlere yer vermesi dikkati çekmektedir.

Cumhurbaşkanlığı forsumuzda da geçen 16 Türk Devleti Bayrağı. Bazı bayraklarda haklarında tartışmalar vardır, sembolik olarak sonradan tasarlanmıştır.

Hükümdarın Tacı

Hükümdarların taç giymesi çok sık görülen bir durum değildir. Daha çok İran kültüründe görülmektedir. Hükümdarlar börklerine takılmış sorguçlar ile süslemektedirler. Demirden miğferlerinde dahi sorguç şeklinde süsleri bulunmaktadır.

Veliahdlık

Türk devletlerinde veliaht göstermek adeti bulunmaktadır. Teginler arasında yaş olarak büyük olmasındansa liyakat olarak ön plana çıkan veliaht konumundadır. Bu durum Osmanlılara kadar devam etmiştir. Bu durum her ne kadar liyakati ön plana çıkarsa da dönem dönem taht için yaşanan mücadeleler devleti parçalanmaya itebilmektedir. Şehzadelerin yaşı küçük ise eğer tahta amcaları geçebilmektedir.

Türk İslam Devletlerinde Veliahdlık

Halife ve hükümdarların kendilerinden sonra tahta geçmek üzere belirledikleri kişileri ifade eder. Veliaht terimi “veliyyü ahdi’l-müslimîn” (müslümanların yönetim sorumluluğunu üstlenen kişi) terkibinin kısaltılmış biçimidir. Veliahtlar hükümdarın oğlu veya kardeşi olabileceği gibi hânedanın diğer mensupları arasından da seçilebilirdi.

Bağdat Abbâsî hilâfetinin yıkılışına kadar halifelik veliaht tayini usulüyle Abbâsî ailesinde devam etti. Aynı şekilde Endülüs Emevî Devleti, Fâtımî ve Mısır Abbâsî halifeliklerinde de halifeler bu usulle iş başına geldi.

Başta Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular olmak üzere müslüman Türk devletlerinde de aynı usul benimsendi. Ancak Türkler arasındaki İslâm öncesi hâkimiyet anlayışı sebebiyle veliaht tayinleri taht kavgalarını engelleyemedi.

Memlükler’de bir sultanın tahtı ele geçirebilmesi, aralarında soy bakımından bir üstünlük bulunmayan diğer Memlük emîrlerine karşı kazanacağı siyasî ve askerî başarılarına bağlıydı. Memlük sultanları kendilerinden sonra oğullarını veliaht tayin etme yoluna gittilerse de bu çoğu zaman ya kabul görmedi yahut veliaht başa geçmesinden bir müddet sonra güçlü emîrler tarafından görevden uzaklaştırıldı. 

YARARLANILAN VE ÖNERİLEN KAYNAKLAR

 

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.