İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Tarih Boyunca Doğu ve Batı: Oryantalizm ve Oksidentalizm

ORIENT, OCCIDENT

Roma İmparatorluğu’nda Roma, dünyanın merkezi olarak kabul edilmekteydi. Doğu tarafı için “Oriens”, Batı tarafı için “Occident” tabiri kullanılmaktaydı.[1] 18 ve 19. Yy’larda ortaya çıkan Oryantalizm akımı Batı’nın Doğu’ya karşı tüm anlamıyla sosyal, siyasal, akademik bakış açısının tamamıdır.[2] Doğu’da da bu bakış açısına rekabet amacıyla aynı şekilde Oksidentalist kavramı türetilmiştir. Dolayısıyla bu kavramların kelime bakımından dayandığı tarihsel temel ve ileride Doğu ve Batı’nın ayrımında da en fazla olan Roma ve Roma sonrası dünya olacaktır.

Tarihsel temelde bu anlayış Batı medeniyetinin temeli olarak kabul edilen Yunanlılar ve “diğerleri” olarak da aslında bir Doğu anlayışının var olduğunu görmekteyiz. Özellikle Yunan-Pers mücadeleleri göz önüne alındığında Pers imajı tam anlamıyla bir Doğu imajıdır.

Perslerin güçlü devirlerinde Yunan topraklarını ele geçirmesi, satraplıkları altında yönetmesi ve Atina’ya dahi girmesi, Yunan kent devletlerinin bu duruma karşı başarısız oluşları, birlik halinde bulunamayışları, yenilgileri bu Batı-Doğu anlayışının oluşumunda temel rollerden olduğu düşünülebilir.

Bir Makedon olarak Büyük İskender’in bu durumda karakteristik ve sembolik bir lider olarak göze çarpar. Asırlardan beri Pers hâkimiyetinin Yunan bölgelerindeki egemenliğine çözüm amacıyla “Batı Medeniyetini” yani Helen ya da Yunan dünyasını tek çatı altında toplayıp, “Doğu Medeniyetini” yani Persleri dize getiren bir lider olarak karşımıza çıkar. Yani Batı “işgal altındaki” topraklarını Büyük İskender’in kahramanca fetihleri sayesinde kurtarmış ve kurtarmakla kalmayıp Perslerin başkentlerine kadar girip, Pers Devleti’ne son vermiştir. O Batı’nın o tarihe kadar kazandığı en büyük başarıyı ve itibarı kazanmıştır.

Akabinde Roma reformları ile ülkenin Batı Roma ve Doğu Roma olarak ikiye ayrımı da bu anlayış devam etmiştir. Halbûki iki tarafta ana dil olarak Latinceyi kabul etmiş ve Roma Devleti olduğunu, kendilerinin de Romalı olduğunu her zaman söylemişlerdi. Ancak bir Yeni Çağ yazarı olan Hieronymus Wolf‘un fikri Batı’da kabul görmüş ve Doğu’daki Roma, alakasız bir şekilde yeni bir isimle tanımlanıp Bizans olarak tarih sahnesinde yerini bulmuştur. Çünkü Konstantinopolis adını İmparator Konstantin’den almadan önce burası Megaralıların soyundan gelen Yunanlılardan oluşmaktaydı. Konstantinus’un yanında getirdiği halkın çoğu “Roma togası giyen ve Latince konuşan insanlardı”. Romalılar yerli Yunanlılarla karıştıklarında, “dillerine sadık aydınların dışında” Latince unutulduğunda bile Roma kültürü her zaman korundu.[3] Burasının adı da daha sonra Batı literatürüne “Ortodoks ve Yunanlaştığından” mütevellit Roma’yı Bizans olarak tanımlamalarına sebep oldu. Ancak onlar kendilerini her zaman Romalı olarak görmüş, devletlerine Roma, liderlerini Roma hükümdarlarının halefi Caesar olarak tanımlamışlardır.[4]

“Senatus Populusque Romanus” (Roma Senatosu ve Halkı)

Pek tabiki bunun oluşumdaki temek faktör bu sefer karşımıza din olarak çıkmaktadır. Doğu ve Batı kavramı kendisini din üzerinden yeniden reforme etmiştir. Katoliklik ve Ortodoksluk olarak ayrılıklar sonrası Hristiyanlık dünyası 1054’deki büyük şizma ile bunu daha da şekillendirmiş, aralarındaki köprüleri tamamen koparmışlardır. Bu kırılmanın en önemli sonucu ve nihai kopuş 1204 yılında 4. Haçlı Seferi’nin Konstantinopolis’un Latinler tarafından yağmalanması ve ele geçirilmesi olarak değerlendirebiliriz. Bu durumu Haçlı tarihçisi Villehardouin  “Dünya yaratıldığından beri bu kadar çok ganimet daha hiçbir şehirde kazanılmamıştı” diyerek açıklarken, Bizans Tarihçi Niketas Khoniates “Omuzlarında İsa’nın haçını taşıyan bu adamlara nispetle Araplar bile daha insan dostu dostu ve daha merhametlidir” diyerek açıklamaktaydı.[5] Gene Khoniates bu durumu şu şekilde izah ediyordu “melun Latinler…mülkümüze ağızlarının suyu akıyor, kökümüzü kurutmak istiyorlar…onlarla aramızda bir kin uçurumu var, ruh bakımından onlarla birleşmemiz imkansız, her şeyimiz birbirinden ayrı”[6] Bu atmosferin bir diğer örneğini ise İstanbul’un Türkler tarafından ele geçirilme sürecinde “Konstantinopolis’de Latin şapkası görmektense, Türk sarığı görmek isterim” sözünün altında yatan tarihsel, dini ve psikolojik altyapıyı görebilmekteyiz. 1452 yılında da Bizans’a yardım etme konuları Batı’da konuşulduğunda Dominiken bir dini hukukçu, her türlü yardım fikrine karşı Bizans’ı “Sapkınlar, ayrılıkçılar ve aforozlularla ilişkiye girilmemeli, hele yardım asla edilmemeli.”[7]

Doğu Roma yani Bizans Batı Dünyası’nda her ne kadar Doğu kabul edilse de asıl Doğu konumunda olan ve günümüze kadar devam eden asıl Doğu olarak İslam ve İslam dünyası olarak karşımıza çıkar. Bir diğer “Doğu” olan Sasanilere karşı yıllardır çatışma içinde olan Bizans, Sasani İmparatorluğu ile birlikte bu mücadeleden oldukça zayıflamış bir şekilde çıkmıştı. Artık İslam Devleti bu tarihsel, sosyal ve siyasal sebepler ile bir anda ortaya çıkıp, hızlı bir şekilde yayılma alanı bulmuş ve Hristiyan ve Yahudi dünyasının kutsal bölgelerine Kudüs’ün hamisi olmuştur.[8]

Dört halife döneminde Perslerin bakiyesi olan Sasani İmparatorluğu’nu dahi içine almış, Suriye, Filistin, Kuzey Afrika’ya hâkim olunmuştu. “Yirmi yıldan az bir süre içinde, Mekke’den kaçanlar, Augustus’unkine eşit büyüklükte bir imparatorluğun efendileri oldular.”[9] Hatta bir adım daha ötesi İberya’ya Müslüman orduları ilerlemiş, Fransa içlerine Puvatya’ya kadar girilmiştir.[10] Bu noktada bir parantez açmak gerekirse bu “Doğu” medeniyetinin anavatanlarına kadar girmesini önleyen Frenk askerlerinin başındaki Charles Martin Batı medeniyeti için büyük bir kahraman ve sembolik bir lider olmuştur.[11] Aynı zamanda da İslam Orduları Kafkasya’ya, Orta Asya’ya ilerlendiği gibi Anadolu’ya ve Konstantinopolis’i dahi tehdit eder durumda idi.

İslâm Devleti’nin Gelişimi

Batı, Kutsal toprakları geri kazanmak ve iktisadi, sosyal sorunlarına çözüm amacıyla Katolik Dünyası’nın manevi lideri Papa ve Avrupa merkezli devletlerin, kralların, düklerin önderliğinde büyük Haçlı Seferi düzenlese de karşısında bu sefer sadece Arap-İslam dünyasını değil müslümanlığı kabul eden yeni bir güç olan Türkler olacaktır. Türkler bu noktada önemli bir zamanda, tüm stratejileri ve pek çok dengeyi değiştirecek bir ortam oluşturmuştu. Büyük Selçuklular ile 1071 sonrası Doğu’dan gelen; İran üzerinden Orta Asya ile Anadolu’yu Türkmenlerin iskânına açmış ve burada kısa bir süre yeni bir Türk devleti olan Anadolu Selçukluları ortaya çıkmıştı.[12]

Akabinde Bizans tarafını incelediğimizde Ortodoks dünyanın hamisi olarak karşımıza çıkar. Katolik dünya ve Türk-Müslüman dünyası arasında araf bir durumda kaldığı için Batı’dan tam anlamıyla bir destek göremedi ve Asya’dan gelen Türkler tarafından tedrici olarak feth edildi.  Bu duruma son noktayı koyan ise II.Mehmed olacaktır. 1453’de Doğu Roma’nın son kalan toprağı olan Konstantinopolis’e hâkim olmayı başarmış ve artık Batı medeniyetinin karşısındaki yeni Doğu; yani Doğu Roma’nın arkasından gelen olan Türkler olmuş, Doğu algısı artık tamamıyla Osmanlı İmparatorluğu tamamen şekillenmiştir.

Çünkü Osmanlı İmparatorluğu kısa sürede Yunan dünyasını, Balkanları, Anadolu’yu, Arap dünyasını, Kuzey Afrika’yı, Kırım’ı ve Kutsal toprakları egemenliği altına almıştı. Bu da yetmez gibi Batı nazarında Osmanlı’nın hâkim olduğu bölgelerde Hristiyanlar “zûlüm” altında idi, Müslüman olmaya zorlanıyorlardı ve Osmanlı İmparatorluğu Roma’yı da ele geçirerek Ortodoks dünya gibi Katolik dünyaya da hâkim olmasından korkuluyordu. Yani bir anlamda Doğu “tek” bir çatı altında birleşmiş Batı’yı her anlamda tehdit ediyordu.

1566’da Gieronimo Ruscelli’nin dönemin hükümdarlarını ve büyük şahsiyetlerini anlattığı tabloda I.Süleyman’a elinde bir mumu yanan dört şamdan ile yer vermiştir. Üst kısmında “Tanrı verecek” anlamında bir yakarı ile tasvir edilmiştir. Dört şamdan ise dünya yönlerini, kuzeyi, güneyi, batıyı ve doğuyu temsil ederken yanan mumun ise Doğu ya da sultanın yasalarını temsil eder. Buradan çıkarılan anlam ise bütün mumlar gerçek imanın mumu ile Doğu’dan gelecek iman ile yakılacaktır.[13]

Fatih Sultan Mehmed Portresi Ressam: Paolo Veronese

İstanbul’un Türklerin eline geçmesinden sonra Kievli İsidore, II.Mehmed hakkında “bütün dikkat ve özenini yerküreyi egemenliği altına almaya ve Hristiyanlığı yeryüzünden silmeye” çalıştığına dair neşirlerde bulunmuş ve Papa’ya mektup yazarak “onun barbarca hırsı bizi, Hristiyanlığı ta köklerinden sökmekle ve çok geçmeden, insan ve silah gücüyle, Hristiyan ülkesinin başkenti olan senin Roma şehrine de boyun eğdirmekle tehdit ediyor” diye değerlendirmelerde ve yaklaşımlarında bu algıyı açıklıkla anlamaktayız.[14]

Buradan şöyle bir anlam çıkarabiliriz; “Doğu”, “Barbarlar”, “Kâfirler” Osmanlı Hanedanlığı ile tek çatı altında birleşmiş “Batı’yı” egemenliği altına alıp ve onları da Ortodokslar gibi “müslümanlaştırıp” hâkimiyeti altına alabilirdi ve onların hâkim olduğu diyarlar onların mülkü olarak değil, “Helen’in, İskender’in, Roma’nın, esaret altındaki Hristiyan dünyasının; insanlarının, topraklarının ve mirasının idi. İşgal edilmiş toprakların, kurtarılması zaruretti ve kurtarılmalıydı.

Batı’nın oluşumundaki temel faktör bahsetmiş olduğumuz üzere Antik Yunan ve İskender’in mirasçısı olan Roma oldu. Roma; Batı dünyası için temel çıkış noktası, bir birleşim noktası olmuştur. Bu kota içerisine Barbar olarak görülen Cermen, Gal, Got, Pikt vesair gibi bizzat Roma tarafından “barbar” olarak sınıflandırılan kavimlerde sonradan dahil olmuş ve Roma egemenliği altına girenler, zamanla haklar kazanmaya başlamış, Latin kültüründen etkilenmiş ve Romalı yada Batılı statüsünü elde etmişlerdir diyebiliriz.

Destruição do Templo de Jerusalém por Tito, de Francesco Hayez

Hristiyanlığın Roma topraklarında yayılmasıyla birlikte İmparator Konstantin’in rakibi Licinius’a karşı savaşında zaferle ayrılması, Hristiyanlığı kabul edişi, bunu resmi uygulamaya dönüştürmesi Roma ve Milano Fermanı ile Hristiyanlığı din olarak kabul etmesi tam anlamıyla bir kırılma noktası olmuş ve bu tarihten itibaren Roma kültürü ve Hristiyanlık kültürü Batı medeniyetinin en temel kriterleri olmuştur.[15] Sonrasında Vikingler, Normanlar, Macarlar yada bir kısım Slav kavimlerinin de Hristiyanlığı ve özellikle bariz olarak Katolikliği kabul etmesiyle onlarında Batı medeniyeti içerisinde değerlendirildiğini görebiliriz.

Peki coğrafya olarak Batı ya da Doğu neresidir diye sorulduğunda, cevap biraz daha karmaşık olacaktır. Çünkü Batı için Avrupa ile özellikle Orta ve Batı Avrupa özdeşleşmiş bağ kurulmuş, Doğu içinde Avrupa’nın Doğu’sunda olanlara atfedilmiştir. Ancak Kudüs’te, Antakya’da, Urfa’da kurulan Haçlı Devletleri, ya da farklı bir pencere açıldığında günümüzde Gürcüler ya da Ermeniler gibi Doğu Hristiyanları hangi sıfatta değerlendirilmektedir. Ya da Amerika kıtasına göre Avrupa doğuda kalmakta idi. Diğer taraftan Doğu’nun coğrafi konumu düşünüldüğünde Müslümanların Avrupa’nın en Batı ucunda İberya’da 1492’ye kadar hüküm sürmeleri ve bölgede kalan Moriskoların 17.Yy’a kadar orada kalışları nasıl açıklanmalıdır. Yani burada temel olan yaklaşım pek tabiki merkez olarak Avrupa’yı almış ancak kendi medeniyet ve kültür grubunda olanları da Batılı olarak kabul etmiştir. Doğu ise coğrafi olarak değişkenlik yaratsa da 1176 Miryakefalon sonrasında Anadolu’da dahil olarak İslam dünyasının ya da İslam medeniyet ve kültür grubunun olduğu yer olmuştur.

Yani genel olarak bakıldığında başlangıçta “barbar” olarak algılanan “Doğu imajı” zamanla “Müslüman” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu topluluğunda hâkim olduğu topraklar ve kaynağı olarak da Doğu görüldüğü için, öteki olan “Doğulu, Barbar, Kafir” algısı ile şekillenmiş ve Batı medeniyeti kendi ötekisini yaratmıştır.

Merkezi imparatorlukları kurmakta başarılı olan ve insan kaynaklarını da teşkilatlı olarak kullanabilen Doğu, Batı üzerinde hâkim dönemler yaşamış ve bu çatışmanın belki de başlangıcı buradan doğmuştur. Pers-Yunan savaşlarından beri süregelen bu durum kendisini sürekli yeni formlarda ortaya çıkarmış, bu kavimler ortadan kalksa, dilleri, kültürleri, etnisiteleri değişse dahi arkasından gelenlere miras olarak kalmış, devletlerin ve ulusların mücadelesine, din bazında ve hatta mezhep bazında, kültür kalıplarına inerek pek çok şekilde kendini güncellemiştir.

DOĞU VE BATI MÜCADELELERİNİN 

TARİHSEL DÖNEMLERİ

ESKİ DÖNEM:

Antik Yunan-Roma ve Barbarlar

(M.Ö. 547-476)

Orient, şark ya da Doğu kelimesinin Batı’daki karşılığı her zaman gizemle ve sırla dolu bir alan olarak göze çarpmaktadır. Bu tanışıklığı Antik Yunan’a kadar götürebiliriz, Pers algısı bu konuda oldukça değerli yaklaşımlar içerir. Herodot Perslere karşı oldukça küçümseyici tavırlar içerisindedir. Onların tanrılar için büyük tapınaklar yapmayı reddedişlerinin nedenini Perslerin Helenler gibi tanrılarının insana benzemediğine inandıkları için olmasına bağlamaktadır.[16]

Akabinde Antik Yunan dünyası kendini medeni olarak kabul edip, kendileri dışındaki dünya hakkında Barbar algısı öyle bir boyuttadır ki günlük yaşamda edebiyat dilinde dahi en kötü olan ne ise onunla özdeşleşmektedir. Örnek olarak Herakleitos’un “Gözler ve kulaklar, insan için kötü tanıklardır, eğer onlar barbar ruhlara sahiplerse” dizelerinde gördüğümüz gibi.[17] Yani ne konuştuğu belli olmayan topluluklar olarak tanımlayıp, hem yaşantı olarak hemde medenilik anlayışı ile farklı olduklarını tanımlamışlardır.

Aristotales Yunanların; Yunanlı olmayanlar yani Barbarlar üzerinde doğal bir üstünlük sahibi olduğunu düşünmektedir. [18] İskender’de öğretmeni olan Aristo’nun bu düşüncesini babasının siyasi amacıyla birleştirip, Mekadon Kralı olarak Yunan siteleri üzerinde baskı oluşturacaktır.

Romalılarda İtalya’da siyasi birliklerini oluşturup yayılmaya başladıklarında ve yıkılana kadar bu Yunan anlayışının mirasçısı olmuşlardır. Kavramsal olarak kendileri dışındaki halkları onlarda barbar olarak kabul etmişlerdir. Yani bu ister Doğu olsun ister Kuzey ister Batı, Cermen kabileleri, Galyalılar, Pictler, İskitler barbar olarak nitelendirilmişlerdir.

Hunlar içinde durum keza öyleydi, savaş alanlarındaki başarıları dönemin kaynaklarında efsaneler yaratmış ve Hunlar hakkında kökenleri hakkında teoriler ortaya atılıyordu. Özellikle Atilla’nın “kana susamış bir barbar” olduğu tasvir edilmekteydi.[19]

Kavimler göçü ile Avrupa coğrafyasında demografi tamamıyla yer değiştirmiştir. Kadim Roma İmparatorluğu bu duruma engel olmaya çalışsa da Doğu’dan gelen sürekli akınlara karşı direnemiyor, Batı Roma tam anlamıyla çaresiz kalmıştı. Devletin başkenti Roma terkedilmiş, başkent Ravenna’ya taşınmıştı. Nihayetinde barbar devleti olarak görülen Hun İmparatorluğu 452 yılında Atilla önderliğinde Katalanaum muharebesi sonrası gücünü toplayıp, İtalya’ya yöneldiğinde imparatoru güvenli başka bir yere taşımak fikri dahi konuşuluyordu. Nihayetinde Atilla Po ırmağını geçip Roma’ya doğru ilerlediğinde Papa Leon Roma’ya girmemesi, Hristiyan alemini ve imparatorluğu affetmesi için Atilla’ya yalvarmıştır.[20] Atilla, Batı dünyası için “Flagellum Dei” olarak yani “Tanrı’nın kırbacı” olarak kabul ediliyor, onun işledikleri günahlar için Tanrı tarafından gönderilen acımasız barbar bir lider olarak görüyorlardı.

ORTA DÖNEM:

Batı Roma’nın Yıkılışı – Bizans ve Müstâkil Avrupa Devletleri ve Doğu’nun Yükselişi

(476-1453)

Tüm Roma İmparatorluğu topraklarına hükmeden son imparator Theodosius’un 395 yılında yeni bir idari reform ile devleti ikiye ayırıp, Doğu’ya  Arcadius’u, Batı’ya da Honorius’u atamasıyla Doğu ve Batı Roma için yeni bir boyut kazanmıştı. Batı’daki Roma İmparatorluğu durmaksızın gelen barbar kavimlerin istilası altında 476’da yıkılacak yerini, yerini Barbar olarak görülen Cermenlere, Gotlara, Franklara vesair kavimlere bırakacaktı.

Batı’da Roma dönemi sonunu getirmiş olarak gözükse bile, bu barbar kabileler Roma’nın mirasını idari, siyasi, ekonomik olarak üstlenecektir. Hristiyanlığı kabul edip ve Papa’nın otoritesini de tanıdıkları andan itibaren artık yeni bir Avrupa ve Batı dünyasının oluşumuna tanık olunacaktır. Batı’da Frank kökenli Karolenj Devleti’nin lideri Charlemagne 800 yılında Papa III.Leo’dan taç giyip, İmparator olarak tanındı.[21]

Onun ideali Roma Caesar’ı gibi, Roma’dan sonra yok olan düzeni tekrar inşa edip, Batı dünyasını Roma ve Hristiyanlık temelinde tekrar ayağa kaldıracaktı. Bu ittifaktan Papa’da siyasi gücü arkasına alıp, Katolik egemenliğini Bizans’a da tesir ettirmek olacaktı.

Charlemagne’ın büyük idealleri tam anlamıyla gerçekleşmese de Avrupa ve Batı dünyasının temel taşlarını atan bir sembolik lider olacaktır. Çağının yazarlarının onu  Roma İmparatoru Augustus ile bir tutmaktadır.[22] Charlemagne sonrası Avrupa onun çocukları ve torunları arasında tekrar parçalanacak birbirleri ile kanlı savaşlar geçirerek, feodal yönetimler altında oluşacaktı. I. Otto Charlemagne’ın mirasını üstenerek Batı İmparatorluğu fikrini tesis etmeye çalışacaktı. Macarları ve Slavları yenerek itibar kazanmış ve Batı’da hiç yok olmayan Batı İmparatorluğu’nu tekrar tesis etmesi için Papa XII. Johannes tarafından taç giydi.[23] Böylece Cermen kökenli Hristiyan bir Roma imparatorluğu tesis edilmiş, tarih sahnesine Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu girmiş olacaktı. Bir anlamda buradan bile Batı medeniyetinin temellerini değerlendirebilmek mümkün olacaktır; Katolik-Hristiyan, Roma mirası, Orta ve Batı Avrupa merkezli coğrafya. Akabinde sonradan ortaya çıkacak olan Protestanlık’da, Katolik dünyanın ve Batı’nın bizzat içinden çıktığı için Batı medeniyetinin içerisinde değerlendirilebilir.

Doğu’da ise İslam ile tanışıp yeni bir medeniyet sahasında ilerleyen 1071 sonrası tedricen Anadolu’yu ele geçiren Türkler, 1176 Miryakefalon savaşı sonrası Anadolu Selçuklu hükümdarı Kılıçarslan Bizans İmparatoru Manuel ile tıpkı Alparslan’ın Romanos Diogenes’e yaklaşımı gibi itidalli bir anlaşma yapmış, Bizans İmparatorluğu’nu ellerinde topraklar ile yetinmeye ve Türkler içinde Anadolu’da kalıcı olarak yerleşimi sağlamıştı.[24]

YENİ DÖNEM:

Konstantinopolis’in Düşüşü Ve İstanbul’un Yükselişi

(1453-1699)

Nihayetinde 1453 yılında II.Mehmed artık bu eski devlete yani Doğu Roma’ya bir son vermiş ve yeni bir çağı açmıştır. II. Mehmed’de yeni bir perspektifle kendisini Roma Caesar’ı olarak tanımlıyor, ve aynı zamanda Ortodoks dünyanın haklarını korumak suretiyle liderliğini üstleniyordu. Aslında bu düşünce Oğuz Kağan anlatımlarında da karşımıza çıkmaktadır. Çünkü II.Mehmed’in ideoloji dünyası sadece İslam gelenekleri ile değil aynı zamanda eski Türk gelenekleri ile de şekillenmiştir. Oğuz Kağan kendini tüm dünyanın kağanı olarak görmekteydi. Tanrının cihan hakimiyetini kendisine sunduğunu iddia eden bir ideolojiyi devam ettiriyordu, Türk Mitolojisi’nde yol gösteren Bozkurt (Böri) Oğuz Kağan’ında rehberi olacak, gökten inen bozkurt “Ey Oğuz, sen Urum (Roma) üzerine gitmek istiyorsun, ben senin önünde yürüyeceğim” ve bunun üzerine Rum diyarına sefere çıkar.[25]

Tıpkı Charlemagne yeni bir Roma İmparatorluğu’nun mirasını üstlenip yeni bir Roma İmparatorluğu tesis etmek niyetindeydi. Ancak Charlemagne’dan farkı Charlemagne’ın Katolik Hristiyanlık adı altında bunu yapması, onun da Müslüman kimliği ile bunu yapmasıydı. Bir diğer taraftan Türklere rakip olarak Ortodoks dünyanın yeni liderliğini üstlenmeye çalışacak olan Rusların da tarih sahnesine çıkmaya başlaması ile beraber onlarda kendilerini bu vazife kapsamında egemenliklerini kurma yolunda hareket etmeye çalışacaktır. Fatih bu anlayış çerçevesinde Doğu dünyasının lideri konumunda olacak ve arka planda Türk cihan hakimiyeti mefkuresiyle, hem İslam’ı yüceltmek ve tebliğ etmekle, hemde Roma Caesar’ı olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun ideolojisini oluşturmuştu.

YAKIN DÖNEM:

Batı’nın Yükselişi Ve Doğu’nun Düşüşü

(1699-1918)

17.Yy’a kadar Türkler Doğu medeniyetinin en güçlü ve Batı’yı en çok tehdit eden konumunda kalmışlar, Avrupa’da Viyana önlerine kadar, Asya’da İran’a, Arabistan’a, Kutsal topraklara, Kuzey Afrika’nın tamamını, Karadeniz’in tamamını egemenlikleri altında almışlardı. Roma’ya ulaşıp Batı dünyasını da tamamıyla ele geçirmeyi amaçlasalar da Batı dünyası kendini rasyonel fikirler çerçevesinde, ortak düşman, ortak fikirler çerçevesinde Vestfalya anlaşması ile 1648’de mezhep savaşlarını bir tarafa bırakmış ve kendini yeniden reform etmeyi başarmış, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı üstünlük sağlamaya başlamışlardı.

1699 Karlofça Anlaşması ve arkasından gelecek olan Pasarofça Anlaşması bu sürecin temel örneği olarak karşımıza çıkar.[26] Karlofça’da Batı topyekün Papa XI. Innocentius’un önderliğinde oluşturulan “Kutsal İttifak” Doğu Dünyası’nın lideri Osmanlı İmparatorluğu’na karşı büyük bir yenilgi süreci başlatmıştır.

Avusturya Ordu Reformu Sonrası Bir Tasvir

Doğu tarafında Osmanlı İmparatorluğu bu durumda başlarda bu yenilginin sebeplerini anlayamamış, sonrasında bu üstünlüğü kabul etmek durumunda kalarak, yenileşme hareketlerine girse de bu düşüşün önüne geçememiştir.

Akabinde 1838 yılında Osmanlı İmparatorluğu, Birleşik Krallık önderliğinde yapılan anlaşma ile Osmanlı İmparatorluğu artık Batı dünyasının egemenlik alanına girmiş, paylaşılması ve nasıl bölüneceği tasarlanmaya başlanmıştı. Bir taraftan her ne kadar rasyonaliteyi merkeze alan Batı dünyası, misyonerlik faaliyetleri ile haçlı seferleri mantığında kutsal toprakları tekrar Hristiyanlaştırma, Hristiyan halkların egemenliklerini kazandırma ve Türkleri ya da Doğuluları geldikleri yere gönderme amacını ve söylemlerini kullanmaya devam etmişlerdir.

GENEL DEĞERLENDİRME

Doğu ve Batı Dünyası Yunan-Pers dönemlerinden beri iki bin yılı aşkın bir süredir genel itibarıyla rekabet ve çatışma içerisinde olmuştur. Bu rekabet ve üstünlük durumu zaman zaman Batı üstünlüğü ile zaman zaman da Doğu üstünlüğü ile günümüze kadar devam etmiştir, devam etmektedir. Bu durum bahsetmiş olduğumuz üzere belirli ortak kültür ve ortak din ya da devletlerin ideolojileri ile bir medeniyet sahası oluşturarak kendini zaman içerisinde güncelleyip medeniyet çatışması şeklinde kendini göstermiştir.

Batı Dünyası’nı her ne kadar bir bütün olarak değerlendirsek de, özellikle sömürgecilik yarışında kendi içerisinde de büyük çatışmalar ve rekabetler yaşamıştır. Ancak bir bütün olarak değerlendirdiğimiz medeniyet sahası bazında her daim bir ve tek hareket etmiş, önceliklerini de buna göre oluşturmuştur.

Buna Fransız İhtilali’nin sonuçlarından olumsuz etkilenmek istemeyen devletlerin Metternich öncülüğünde restorasyon dönemi incelendiğinde, ortak çıkar gereği çok uluslu devletlerin herhangi bir isyan yaşaması durumunda müttefik devletin bu ulusal isyanları bastırma yolunda destek vermesini görebiliriz. Rusya ve Avusturya örneğinde bu konuda Avusturya, Rusya’ya Polonya bölgesindeki isyan durumlarında yardım sağlamış, keza Rusya’da Avusturya altında Macar ve Sırp isyanlarında büyük yardımlarda bulunmuştur. Bu durumda Osmanlı İmparatorluğu’da çok uluslu bir devlet olması koşuluyla bu konuda ne kadar yardım istese de genel anlamda yardım görmemiştir.

Avrupalı devletler ortakmışçasına Yunan Devleti’ni yaratma örneğinde olduğu gibi Batı Dünyası bu noktada birlikte hareket etmiştir. Arkasından Rusya Ortodoks ve Slav bağlarıyla Sırplar ve Bulgarları harekete geçirmeye çalışmış, isyana teşvik etmiş, bağımsızlığını sağlama yolunda her türlü desteği vermiştir. Uluslaşma ve bağımsızlık fikrini daha içeride Ermenilere ve hatta Araplara bile sağlama amacıyla, misyonerlik ve casusluk çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Bu durum tedricen geri çekilen Osmanlı İmparatorluğu çatısı altında birleşen Doğu’yu tam anlamıyla zayıflatmış ve bölmüştür diyebiliriz.

Tarih boyunca sürekli olarak bağlantı halinde kalan Doğu ve Batı gibi iki büyük ve köklü medeniyet rekabet halinde olsa dahi pek tabiki her zaman çatışma içerisinde değildi. Arada kurulan bağlar arasında sadece askeri değil aynı zamanda bilimsel, düşüncesel, sanatsal, sosyal pek çok alışveriş yapılmasına sebep olmuştur.

Persler Anadolu’ya ve Yunanistan’a girdiklerinde, büyük bir medeniyet anlayışı ve hukuksal anlayışlar getirmişti. Pek tabiki Anadolu kültürünü ve Yunan kültürünü de tanımış, etkilenmeler söz konusu olmuştu.

Helenler İskender öncülüğünde İran’a ve İskender’in halefleri Mısır’a girdiğinde sadece askeri bir başarı kazanmamış, ekonomik, kültürel, dini pek çok yeni kavramlarla, bilgilerle karşılaşmış, kendi bilgilerini anlayışlarını da götürmüştü. Akabinde Akdeniz etrafında şekillenen bu iki büyük medeniyet dünyasının sahasına hakim olmayı başaran Roma büyük bir medeniyet sahası yaratmış ve tüm Akdeniz kültürünü idari, ekonomik ve sosyal alanlarda etkilemiştir. Arkasından gelen Hristiyanlık ve Müslümanlık ile kendini tamamlayan Batı ve Doğu medeniyeti Haçlı seferleri gibi büyük çatışmalar sırasında bile bilim ve ticaret manasında ortaklıklardan geri kalmamıştı. Batı Hristiyanlık dogmaları ile genel anlamda Antik Yunan kültür ve bilgi birikimini yok sayıp reddederken, Müslüman alimler bu kültür ve birikimi araştırıyor, üzerine çalışıyor, tartışıyor, üzerine yeni fikirler koyuyorlardı. Batılılarda dogmalardan sıyrılıp Rönesans dönemine girdiğinde bu bilgi birikimden faydalanıyor ve üzerine yeni çalışmalar ekliyor, Aydınlanma döneminin itici gücünü oluşturuyordu.

Sonuç olarak Batı ve Doğu her ne kadar rekabet içerisinde olsa da, bu iletişim ve rakabet kendini her anlamda gösterecek, sadece çatışmadan ibaret olarak değil, bilimsel, düşüncesel, ekonomik olarak da birbirleri ile uzlaşılar sağlamaktan kaçınmamışlardır.

YAZARDAN SON YORUM

Her teknoloji ihtiyaç halinde ortaya çıktığı gibi, teknolojilerin hakiki gelişimi medeniyetlerin, kültürlerin, ülkelerin rekabeti ile ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Tarih boyunca Doğu ve Batı Medeniyetleri çatışma halinde olduğu gibi barış ve sükûnet altında da yaşamıştır. Kudüs bunun en somut noktası ve buluşmasıdır. Binlerce yıllık gelişen bu durum belki de aynı medeniyetin farklı yüzleridir. Tıpku Janus’un iki yüzü gibi… Bu konu hakkında üzerine binlerce sayfa yazmak pek tabiki mümkündür. Ancak genel bir sorunsal şudur ki; bu konu her daim iki medeni cephenin de kendi tarafından baktığı bir bakış açısı altında şekillenmeye devam edecektir. Umuyoruz ki salt bilgiyi baz alan nice objektif çalışmalar çıkacaktır…

Saygılarımla, Muhammed AVCI.

KAYNAKÇA VE DİPNOTLAR

[1] Ali Karakaş, “Bir Hadis Oksidentalisti Olarak Fuat Sezgin ve Hadis Kitabetine Dair İddiaları”, Editör: Zeki Taştan, Uluslararası Prof. Dr. Fuat Sezgin Bilim Tarihi Sempozyumu: Sempozyum Kitabı, Mikyas Basım Yayın, İstanbul, 2019, s.87.

[2] Turgay Uzun; Gülbahar Atasever, “Türkiye’de Modernleşme Süreci Bağlamında Oryantalist ve Oksidentalist Bakışlar”, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 26, Nisan 2010, s.176.

[3] Tamara Talbot Rice, Bizans’ta Günlük Yaşam: Bizans’ın Mücevheri Konstantinopolis, çev. Bilgi Altınok, Göçebe Yayınları, İstanbul, 1998, s. 26.

[4] Georg Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, çev. Fikret Işıltan, TTK Yayınları, Ankara, 2006, s.25.

[5] Ostrogorsky, s.361.

[6] Ostrogorsky, s.386.

[7] Geraud Poumarede, Haçlı Seferi’ne Son Çağrı: Yeniçağ Avrupası’nda Osmanlı İmgesi, çev. İsmet Birkan, İletişim Yayınları, İstanbul, 2010, s.36.

[8] Ostrogorsky, s.102-104.

[9] Emmanuel Berl, Atilla’dan Timur’a Avrupa ve Asya, çev. Gülseren Devrim, Doğan Kitap Yayınları, İstanbul, 1999, s.43.

[10] Gamze Bozkurt, Karolenj Krallığı, Harran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Ortaçağ Tarihi Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Şanlıurfa, 2016, s.50-51.

[11] Abdülkerim Özaydın, “Belatüşşüheda”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt 5, TDV Yayınları, Ankara, 1992, s.391-392.

[12] İsmail Hakkı.Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Cilt 1, TTK Basımevi, Ankara, 1988, s. 1.

[13] Poumarede, 38-39.

[14] Poumarede,39-40.

[15] Ostrogorsky, 42.

[16] Egon Friedell, Antik Yunanın Kültür Tarihi: Hristiyanlık Öncesi Yaşam ve Efsane, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 1999, s.157.

[17] Ahmet Arslan, İlk Çağ Felsefe Tarihi: Sokrates Öncesi Yunan Felsefesi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2006, s.207.

[18] Ahmet Arslan, İlk Çağ Felsefe Tarihi: Aristoteles, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2007, s.7.

[19] Gyula Németh, Atilla ve Hunları, çev. Şerif Baştav, Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi Yayınları, Sayı: 318, Ankara, 1982, s.12.

[20] Ali Ahmetbeyoğlu, Grek Seyyahı Priskos’a göre Avrupa Hunları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yay, İstanbul, 1995, s.24

[21] Bozkurt, 59.

[22] Bozkurt, 56.

[23] Berl, 97,98.

[24] Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, E Yayınları, İstanbul, 1979, s.116

[25] Osman Turan, “Hakimiyet Ülküsü ve Devlet Geleneği: Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi”, Türkler Ansiklopedisi, Cilt 2, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, s. 1489-1490.

[26] Sina Akşin, Türkiye Tarihi III: Osmanlı Devleti 1600-1908, Cem Yayınevi, İstanbul, 2000, s.39-50.

FİLM ÖNERİSİ

Kingdom of Heaven (Cennetin Krallığı)

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.