İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Paylaşılamayan Bir Tarihi Yapı Olan Aya Sofya’ Nın Üç Evresi

Dünya tarihi boyunca görkemli yapılar ve din en önemli propaganda araçları olmuştur. Kimsede olmayana sahip olmak, kutsallığı elinde tutmak ve bunu somut bir şekilde gözler önüne sermek saygınlığı, gücü ve ihtişamı beraberinde getirmiştir. Döneminin sanatsal, kültürel, ekonomik ve sosyal özelliklerini yansıtan saraylar, galeriler, tapınaklar, dini yapılar, zafer takları ve şahıs yapılarının ortak bir özelliği vardır; erişilemez olmak ve hayran bırakmak. İlerleyen dönemlerde kentlerin bir simgesi haline gelen bu kültür varlıklarının kent ve ülke ekonomisine katkısı da göz ardı edilmemelidir. Toplumların tarihsel yaşanmışlıklarını simgeleyen bu değerler, aidiyet ve koruma içgüdüsünü de beraberinde getirmektedir. Aya Sofya da bu tarihi yaşanmışlığın ve değişimin şüphesiz en güzel örneklerindendir.  İnşaasından bu yana sayısız yazılı belgeye konu olan bu yapı, döneminin çok ötesinde ve kendine özgü değerlere sahiptir.  Olağanüstü boyutlara sahip oluşu ve mimari özgünlüğü ile bu ölçülerde inşaa edilen tek dini yapı özelliği taşır. Aya Sofya’ ya sahip olmak güç sahibi olmak ve kutsal bilgeliği elinde tutmaktır. Bu sebeptendir ki, tarih boyunca bilinçli tahribatlar geçirmiş ve paylaşılamamıştır. Roma mimarisinin yaratıcı anıtsallığını her köşesinde hissettirir. Abidevi boyutlar, sütun ve süslemeler, Romalılara özgü olan kemer ve tonoz sistemi ve iç mekânsal tasarımıyla farklılıkla yoğurulmuş merak uyandıran bir yapıdır. Döneminin çok ötesinde olan bu yapı, ciddi bir insani güç ve finansal desteğin simgesidir. Alanında uzman resim sanatçıları, mozaik ustaları, işçiler ve mimarların yaratımıdır.

AYA SOFYA’NIN TARİHSEL GELİŞİMİ

İnşaasında 10.000 işçinin 5 yıl boyunca çalıştığı yapı, 537 yılında ibadete açılmıştır. Üç kez inşaa sürecinden geçmiştir. Günümüze ulaşan hali, ilk evresine ait değildir. Gerçekleşen depremler ve tahribatlar sonucu birçok kez onarım çalışması geçirmiş ve bu sayede günümüze kadar ulaşabilmiştir. O güne kadar yapılmış en büyük dini yapı özelliğine sahiptir.

İLK EVRE

Aya Sofya’ nın yapımına nasıl karar verildiğine bakmak onu daha iyi kavramamızda bize destek olacaktır. 300 ‘ lü yıllarda zayıflamaya başlayan Roma İmparatorluğu, İstanbul’ da Bizans İmparatorluğu’nun kurulmasına zemin hazırlamıştır. Güç sembolü olarak büyük bir kilise inşaa etmek hedeflenir. İlk inşaası I. Konstantin tarafından bitirilir. Bu evrenin güneybatısında piskoposluk sarayı bulunmaktadır. Aya Sofya’nın günümüze ulaşan kalıntıları ilk evresine ait değildir. Bizler, bu evreye ait bilgileri tarihi kaynaklardan edinebilmekteyiz.  Tahmini olarak bu ilk evrenin, 5 nefli üzeri ahşap çatılı Helenistik tarzda bir bazilika olduğu düşünülmektedir.

İKİNCİ EVRE (404- 414)

Aya Sofya’ nın ilk evresi çıkan bir yangın sonucu tahrip olur. II. Aya Sofya, ilk evreye göre daha dar bir plana sahiptir. 5 nefli Helenistik bir bazilikadır. Atriumu U şeklindedir ve önünde basamaklı bir podyumu bulunmaktadır. Atrium duvarında, taş ve tuğlanın dönüşümlü olarak kullanıldığı almaşık tekniği uygulanmıştır. Kabartma figürlerine bakacak olursak ; kabartma kuzu figürlerinin yer aldığını görmekteyiz. Erken Hristiyanlıkta kabartma kuzular Hz. İsa’ nın havarilerini temsil etmektedir. Daha sonraki dönemlerde İsa’ nın  bu şekilde resmedilmesi yasaklanmıştır. Yakın zamanlarda yapılan kazılarda Aya Sofya’ nın 2. Evresine ait üçgen alınlık parçasına rastlanmıştır.

ÜÇÜNCÜ EVRE (532- 537 )

Helenistik Ahşap katlı Aya Sofya Kilisesi 532 yılında gerçekleşen bir halk isyanıyla tahrip olur. İsyan kentteki pek çok yapının zarar görmesine sebep olmuştur. Bu olay Nika İsyanı olarak adlandırmaktadır. Bu evrede Kubbe, bazilikanın ortasına çekilmiştir. Kemer tonoz sistemi ile üst örtüsü desteklenmiştir. 3. Ayasofya, duygu yönünden Hristiyan Mistisizmasının anıtlaştığı bir eserdir. Hristiyan mistisizmi dünyadaki kötü olaylardan ve üzüntüden İsa aracılığıyla uzaklaşmak ve Tanrı ile kavuşmak anlamına gelir. Bu evresinde kullanılan malzemeler çok çeşitlidir. Farklı bölgelerdeki yapıların mimari malzemeleri sökülerek Ayasofya’ya getirilmiştir.

Duvar taşları mısırdan, sütunlar Artemis tapınağından getirilmiştir.  Tek bir bölgeden gelmeyen eserler, standart özelliklere sahip olmadığından, renkli bir görüntü ortaya çıkarmışlar ve farklılıklardan doğan bir uyum yaratmışlardır. Sütun başlıklarının üzerinde İmparatorların monogramları bulunmaktadır. Yapı, camiye çevrilince içerisine minber eklenmiştir. İkinci kat, kadınların kullanımı için ayrılmıştır. Eklenilen 4 köşeli minareler, yapının günümüze ulaşmasındaki en önemli etkendir. Bunun sebebi minarelerin, yapının dışa açılmasını engellemiş olmasıdır. Aya Sofya’ dan sonra bu kadar anıtsal bir kilise ile karşılaşılmamaktadır.

557 yılında yaşanan bir depremle kubbenin bir kısmı çökmüştür. Görkemli kubbesini taşıması için altına çok fazla kolon yerleştirilmesi gerekmektedir. Bu sebeple 4 taş kemer kullanılarak kubbe desteklenmiştir. Yapının iç kısmına kolon konulmadan yapılan bu destek sistemi, içeride bulunan alanı daraltmamış ve böylelikle genişlik korunmuştur. Geçirdiği deprem sonrası kubbeye pencereler açılmıştır. Kubbenin onarım faaliyetlerinde Genç Mimar İsidaros’dan yardım alınmış, 14.yy’ da ise iki İtalyan, kiliseye müdahalede bulunup inşaa faaliyetleri gerçekleştirmişlerdir. Anlaşılacağı üzere yapı sürekli bir onarım ve destek görmüştür. 4. Haçlı seferleri sırasında Konstantinapolis, Haçlılar tarafından ele geçirildiğinde, Ayasofya’ daki eserleri, kutsal emanetleri talan edip geri kalan kısmını da götürmüşlerdir. 1453’te Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde yapıyı camiye çevirmiştir. Fatih Sultan Mehmet, Kilisenin tahrip olduğunu gözlemleyerek onarım çalışması başlatmıştır. Hemen ardından bir ferman yayınlanarak kilisenin çok değerli olduğu, asla zarar görmemesi gerektiği belirtilmiştir. Bu süreçte yapıya payende duvarları da eklenmiştir. Mimar Sinan’ın da yapıyı onardığı bilinmektedir. 1934 yılına gelindiğinde, Atatürk’ün emriyle dini kimliğinden sıyrılarak müzeye çevrilen yapı, yakın bir tarih olan Temmuz 2020 tarihinde Danıştay kararı ile müze statüsünden çıkarılarak ibadete açılmış ve tekrar Cami olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Yapı sahip olduğu akustiği ile adının özelliği olan Kutsal Bilgelik ruhunu yansıtır nitelikte bir atmosfer yaratmaktadır. Dinlemek isteyenlere; Standford Üniversitesi bünyesinde olan Cappella Romana Korosu’ nun  Aya Sofya’ da  seslendirdiği ilahiler serisine bir şans vermesi tavsiyemdir.

KAYNAKÇA

Emerson, W. The Collopse of the First Dome, Archeology Archeology, IV, 94-103, 1951.

Sema Eyice ,Ayasofya, 1984, İstanbul.

Schneider, A.M., Die Grabung im Westhof der Sophienkirche zu Istanbul, 1941, Berlin.

Dirimtekin, F., (1956), Resimli Ayasofya Kılavuzu, İstanbul.

Aktüel Arkeoloji, Aya Sofya Değişime Şahitlik Etmek, Eylül- Ekim 2020, İstanbul.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.