İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Osmanlı Devleti’nin Son Döneminde Denge Siyasetine Bir Bakış

  1. Avrupa’nın Geçirdiği Değişim

     İnsanlık tarihi, kendisini Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand’ın Saraybosna’da suikaste uğradığı güne kadar topyekûn bir savaşın içerisinde bulmamıştı. O güne kadar yapılan savaşlar, belirli ittifaklar çerçevesinde bölgesel olmaktan ileri gitmiyor ve ancak “yaşlı kıta” ile sınırlı kalıyordu. On altıncı yüzyıldan itibaren Avrupa’da kendini gösteren reform hareketleri ve bu hareketlerin getirdiği teknik ilerlemenin bir sonucu olarak başlayan coğrafi keşifler; yüzyıllar boyunca kendi kabuğundan çıkamamış olan yoksul ve dağınık Avrupa’nın makus talihinin de değişmesi anlamına geliyordu.

      Bu tarihten itibaren Avrupa, dünyanın o güne kadar “keşfedilmemiş” topraklarına ayak bastı ve daha önce varlığından haberdar olmadığı toplumlarla karşılaştı. Böylelikle “yeni dünya”nın zenginlikleri, körpe Avrupa’nın belli başlı ülkelerine doğru akarak buralarda belirli bir sermaye birikimin oluşmasını sağladı. “Merkantilizm” olarak da adlandırılan bu sermaye birikimi; zamanla İngiltere, Fransa, Portekiz, İspanya ve Hollanda gibi öncü sömürgeci ülkelerin sosyo-ekonomik yapısında değişmeler yaratmakla kalmadı, uzun vadede “ulus devlet” kavramının doğumuna giden yolu da açtı. Ulusal pazar entegrasyonunu tamamlayabilen bu ülkelerin mevcut dış pazarları elde etmek ya da yeni kaynaklar aramak amacıyla giriştiği kıyasıya rekabet; kısa vadede Avrupa’nın, uzun vadede de dünyanın siyasi tarihini belirledi.

      Avrupa’nın dünyaya “açılmasından” kısa bir süre önce başlayan reform hareketleri ile birlikte hızlı bir ilerleme içerisine girmiş bulunan pozitif bilimler; elde edilen sermayenin kullanımında ve bu sermaye için girişilecek olan rekabette çok önemli bir rol oynadı. On sekizinci yüzyılda İngiltere’de başlayan Sanayi Devrimi, önceleri orta ölçekli atölyelerde yapılan ve insan emeğine dayanan üretimin yerini seri üretim yapabilen büyük fabrikaların almasını sağladı. Bu durum hızlı bir şehirleşmeye, şehirleşme eğitim ve sağlık sisteminin yayılmasına, tüm bu unsurlar da nüfusun artmasına sebep oldu. Gelişen teknoloji, artan üretim ve nüfus; savaşların artık orduların belirli arazilerde karşılaştıkları türde karşılıklı sınırlı bir çatışma hüviyetinden çıkarak, ulusların topyekûn seferber edildiği bir hâl almasını sağladı. Tüm bu süreç ışığında bakıldığında Avrupa’nın geçirdiği bu değişimin getirdiği rekabet, Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand’ın Saraybosna’da suikaste uğradığı tarihe kadar çeşitli gerilim anlarında kendini göstermiş, fakat bir dünya savaşı hiçbir zaman meydana gelmemişti[1].

  1. Yeni Bir Çözüm: “Denge Siyaseti”

     Gerek coğrafi konumu gerek sosyo-ekonomik yapısı gerekse içerisinde bulunduğu siyasi şartlar sebebiyle Avrupa’nın geçirdiği bu değişimi takip edemeyen Osmanlı Devleti, hâkimiyetini yaymadık yer bırakmamakta kararlı fakat bir o kadar da hasımkâr olan mağrur Avrupa devletleri karşısındaki eski üstünlüğünü kaybetmişti. Doğu Akdeniz limanlarının eski önemini yitirmesi, kapitülasyonların getirdiği suistimal, ekonominin en önemli ayağı olan toprak siteminin bozulması ve bunların bir sonucu olarak mali anlamda ortaya çıkan diğer tüm sorunlar devlet sisteminin yozlaşmasına neden oldu. En ücra köşelerde bile devletin varlığını hissettirmede oldukça başarılı olan tımar sistemi bozulmuş ve oluşan boşluğu zaman içerisinde bölgesel bir güç oluşturacak olan mültezimler almaya başlamıştı. Zamanla bu durum, devletin geniş topraklardaki otoritesini yalnızca belirli alanlarda sınırlayabilecek kadar ileri gitmişti. Hassas dengelerdeki bu bozulma orduya da yansımış, zaten teknolojik bakımdan “düşmanın” gerisinde kalan ordu sonu gelmez yenilgilere alışır olmuştu.

     Yönetici iradenin her geçen gün biraz daha küçülmeye başlayan devletin düştüğü bu durumun sebepleri üzerine düşünmesi biraz zaman aldı. Öyle ki, Osmanlı Devleti’nin o an için en önemli hasımlarından olan Avusturya ile imzalanan 1718 tarihli Pasarofça Antlaşması’na kadar geçen birkaç yüzyıl boyunca bu yönde sistemli bir adım atılmamıştı. Genellikle bu tarih ile birlikte başlatılan ve 1730’ta çıkan Patrona Halil İsyanı ile bitirilen “Lâle Devri” adlı kısa dönem, her ne kadar Avrupa’ya karşı sınırlı bir muhabbetin beslendiği ve “dünyevi” zevklere rağbet edildiği bir dönem olsa da, dış politikadaki bazı değişimlerin ilk sinyallerini veriyordu[2]. Zira üstünlüğün verdiği mağrurluk ile bir zamanlar elçilik açma tenezzülünde bulunulmayan Avrupa’ya artık elçiler yollanıyordu. III. Selim döneminde Avrupa’nın öne gelen başkentlerinde daimi elçilikler açılmasıyla devam eden bu adım, yaklaşık yüz elli yıl boyunca izlenecek olan bir denge siyasetinin de ilk adımını teşkil ediyordu[3].

     On dokuzuncu yüzyıl, devletin çözülmesini önlemek ve geri kalmışlığı durdurmak amacıyla girişilen çabaların had safhaya çıktığı bir dönem olarak karşımıza çıkmaktadır.  III. Selim’in açtığı yolda devam etmekte kararlı olan II. Mahmut, devleti kuvvet olarak merkezileştirmeye, kurumsal olarak da Batılılaştırmaya çalıştı. Fakat girişilen her çaba, devletin biraz daha küçülmesiyle sonuçlanıyordu. Bir taraftan kuzeyde Ruslarla savaşılıyor, bir taraftan Balkanlardaki isyanlarla uğraşılıyor, diğer yandan Kuzey Afrika’ya göz koyan Fransa’ya, hatta bir vilâyet olmaktan öteye gidemeyen Mısır’a diş geçirilemiyordu. Böylesi şartlar altında büyük güçlerin bölgedeki çıkarlarını birbirlerine karşı kullanmak dışında bir çözüm göremeyen Osmanlı Devleti, İngiltere ile imzaladığı 1838 tarihli Baltalimanı Antlaşması ile yaklaşık kırk yıl sürecek olan İngiliz dostluğunu elde etmiş oluyordu. Bunu, Batı’ya birtakım “mesajlar” vermek gayesiyle ilân edilen Tanzimat Fermanı izliyordu[4].

     Bu dönemin en önemli özelliği, dış politika yapımın saraydan Bâb-ı Âli’ye kaymış olmasıydı. Avrupa’ya elçi olarak yollanan ve Tercüme Odası’ndan yetişen yeni nesil diplomatlar, Avrupa’nın üstünlüğünü seleflerinden çok daha farklı açılardan değerlendiriyorlardı. Tanzimat Fermanı’nın ilân edilmesini sağlayan kişi de Londra elçisi olarak görev yapan ve bir dönemin Osmanlı dış politikasına damgasını vuran Mustafa Reşit Paşa idi. Bu dönemde önemi anlaşılan denge politikası, 1853-1856 tarihleri arasında cereyan eden Kırım Savaşı sırasında kendisini kuvvetli bir şekilde gösterdi. Öyle ki, yirmi yıl öncesine kadar Cezayir’i ilhak etmekten imtina etmeyen Fransa ile Osmanlı topraklarında kuvvetli bir ticari nüfuz sağlamaya başlayan İngiltere; Rusya karşısında Osmanlı Devleti’nin yanında yer aldı ve savaşın kaderini değiştirdi. Savaşın sonunda ilân edilen Islahat Fermanı, denge politikasında verilen tavizlerin bir diğer örneğiydi. Osmanlı Devleti’nin büyük güçler arasındaki çıkar farklılıklarını kullanarak bir denge siyaseti oluşturma çabası her seferinde bu tür tavizlerin verilmesini gerektirecekti.

     Kırım Savaşı sırasında ilk defa dış borç almak durumunda kalan Osmanlı Devleti, kapitülasyonlar sayesinde etkisini her geçen yıl biraz daha biraz daha hissettiren yabancı sermaye için giderek daha açık bir pazar durumuna gelmeye başlamıştı. Fakat bu durum, devletin parçalanması sonucunu doğurmadı. Zira Avrupa devletlerinin kendi aralarındaki çıkarları, “hasta adam”ın ölmemesini daha makul kılıyordu. Kırım Savaşı sonunda imzalanan Paris Antlaşması ile birlikte Osmanlı Devleti ilk defa Avrupa’nın bir parçası sayılıyor ve toprak bütünlüğü garanti altına alınıyordu. İngiltere ve Fransa, Rusya’nın güneye doğru genişlemesi önünde bir tampon, aynı zamanda da önemli bir pazar olarak gördükleri Osmanlı Devleti’nin varlığının devamını o an için kabul ediyorlardı.

  1. Avrupa’da Yeni Güç Dengeleri: Almanya

     Almanya’nın yeni bir güç olarak ortaya çıkması (1871), gerek Avrupa’nın gerekse Osmanlı Devleti üzerinde izlenen politikaların kökten değişmesi sonucunu doğurdu. Şansölye Bismarck liderliğinde oldukça ihtiyatlı, fakat bir o kadar da kurnazca bir dış politika izleyen Almanya, rövanşist bir tutum takınması muhtemel olan Fransa’ya karşı kendini güvence altına almak amacıyla 1872’te Rusya ve Avusturya-Macaristan ile Birinci Üç İmparatorlar Ligi’ni kurdu. Böylelikle, 1815’te Metternich’in kurduğu sistemin bir benzeri, yine orta Avrupa’nın tutucu monarşileri arasında bu sefer farklı bir adla hayata geçirilmiş oluyordu. Fakat Bismarck liderliğinde yavaş yavaş sinyallerini vermeye başlayan “pangermen” bloğunun Balkanlara doğru genişlemesi ihtimali, bu harekete karşı “panslav” bloğu kurmak isteyen Rusya’yı diken üstünde tutuyor ve Balkanlardaki gelişmelere kayıtsız kalamamasına neden oluyordu[5].

     1875’in temmuz ayında, Osmanlı Devleti’nin mali iflâsını ilân etmesinden birkaç ay önce Hersek’te başlayan hareketlenmeler, Osmanlı Devleti açısından 1856’dan beri devam eden statükonun değişiminin ilk önemli sinyaliydi. Bölgede çıkan isyanlar sonucunda İstanbul’da toplanan Tersane Konferansı sırasında, Avrupa’nın himmetini kazanmak ve antlaşmada mümkün olan en iyi şartları sağlamak amacıyla ilân edilen Meşrutiyet de bir sonuç getirmemişti. 1856 tarihli Paris Antlaşması’nın kendisine getirmiş olduğu kısıtlamaları Avrupa’daki siyasi şartların değiştiğini bahane ederek artık tanımadığı taraf devletlere ilân etmiş olan Rusya, Ortodoks uyrukları bahane ederek Osmanlı Devleti’ne karşı baskı uygulamaya başlayınca İngiltere araya girmekte gecikmedi ve tarafları Londra’da topladı. Fakat Rusya’nın öne sürdüğü şartlar ülkenin içişlerine bir müdahale olarak gören Osmanlı Devleti tarafından reddedilince, Rus ordusu 24 Nisan 1877’te Bulgaristan üzerinden taarruza geçti. Avusturya-Macaristan, Almanya ve Rusya’nın savaştan kısa bir süre önce Peşte’de yaptıkları antlaşma uyarınca Avusturya’nın Bosna-Hersek’teki, Rusya’nın da Balkanların diğer bölgelerindeki hakları zaten tanımıştı. Fransa ve İngiltere de Osmanlı Devleti saflarında savaşa girmeyeceklerini ilân etmiş bulunuyorlardı. Böylelikle, on dokuzuncu yüzyılın başından beri izlediği denge siyaseti taraf devletlerin kendi aralarında anlaşmaları ile iflâs eden Osmanlı Devleti’nin Rusya’yı başkent kapılarında bulması uzun sürmedi. Savaşın sonunda imzalanan Ayestefanos Antlaşması sonucunda Rusya’nın gerek Balkanlarda gerekse Doğu Anadolu’da üstün duruma geçerek İngiltere’yi ve Balkanlardaki iniyasitifi kaybetme noktasına gelen Avusturya-Macaristan’ı tehdit eder hale gelmesi, bu iki devletin itirazları doğrultusunda antlaşmanın yeniden gözden geçirilmesine ve neticede Berlin Antlaşması’nın imzalanmasına neden oldu. Osmanlı Devleti’nin varlığı ve Boğazlar, diğer güçlerin bölgedeki çıkarlarının gerektirdiği ölçüde bir kez daha kurtarılmıştı.

     1878 tarihli Berlin Antlaşması Osmanlı Devleti’nin dış politikasında bir dönüm noktasıdır. Bu tarihten itibaren İngiltere ve Avusturya-Macaristan Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü koruma politikasını bırakmaya başlamıştı. Ayrıca, bu antlaşma neticesinde hemen hemen hiçbir taraf Balkanlarda istediğini alamamış, bu durum Sırp milliyetçiliğinin daha da körüklenmesine neden olmuştu. Oral Sander’e göre Berlin Antlaşması’nın getirdiği bu kaotik tatminsizlik ortamı Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasına sebep olacak olan Balkan bunalımlarının temelini oluşturmaktadır[6].

     Berlin Konferansı sırasında Osmanlı Devleti’ni “destekleme” sözüne karşılık olarak 1878’de Kıbrıs’ı, üç yıl sonra da Mısır’ı işgal eden İngiltere’nin değişen politikası, Meşrutiyet’i ilân etme sözüyle kısa süre önce tahta çıkmış olan Sultan II. Abdülhamit’in dış politikada yeni formüller üretmek durumunda kalmasına sebep oldu. Şanslıydı ki, Avrupa siyaset sahnesinin yeni gücü olma yolunda adım adım ilerleyen Bismarck Almanya’sında birtakım siyasi değişimler baş göstermekteydi. 1871’den beri ülkenin yönetiminde söz sahibi olan Bismarck’ın titiz ve bir o kadar ihtiyatlı siyaseti sayesinde Almanya, kısa süre içerisinde büyük bir sanayi ülkesi haline gelmişti. Batı’da Fransa, Doğu’da Rusya, Kuzey Denizi’nde de İngiltere tarafından “kuşatılma” potansiyeline sahip olan Almanya’nın Bismarck eliyle geliştirdiği dış politika, çeşitli ittifak antlaşmaları ile kurulu bir denge düzeni temeline dayanıyordu.

     Bismarck’ın 1872’de kurulmasına öncülük ettiği Birinci Üç İmparatorlar Ligi, 1875’te başlayan Balkan bunalımları neticesinde dağıldı. Rusya’yı kaybettikten sonra hiç olmazsa Avusturya-Macaristan’ı yanında tutmak isteyen Bismarck, 1879’da bu ülke ile bir ittifak antlaşması imzalamaya muvaffak oldu. Bu ittifak, Birinci Dünya Savaşı’ndaki Almanya ve müttefik bloğunun ilk halkasını oluşturuyordu. Taraflar, Rusya’nın olası bir saldırısı durumunda karşılıklı yardım etmeyi taahhüt ediyordu. Her halükârda, Balkanlardaki gerilimler sebebiyle Avusturya yüzünden Rusya ile savaşa girme riskine sahip olan Almanya, Rusya’yı da yanına almak amacıyla, Rusya’yı ve Avusturya-Macaristan’ı ortak bir potada tutabilmek adına yeniden uzlaştırdı ve 1881’de ikinci bir Üç İmparatorlar Birliği kurmaya muvaffak oldu. Tüm bunların yanında Bismarck, tıpkı Almanya gibi birliğini yeni tamamlamış olan ve Afrika’ya yayılma hususunda en çok İngiltere ve Fransa ile çatışma ihtimali bulunan İtalya’yı da 1879’da Alman-Avusturya ittifakı içerisine almış, böylelikle Almanya-Avusturya-İtalya arasında üçlü bir ittifak tesis edilmiştir. Hassa dengeler üzerine kurulu olan bu ittifak sistemi, 1880’lerin sonuna gelindiğinde bazı çatlaklar ortaya çıkarmıştır. 1885-1886 yıllarında Balkanlarda bir kez daha ortaya çıkan bunalımların Rusya ile Avusturya-Macaristan arasında gerilime sebep olması, Bismarck’ı 1887’de bir Alman-Rus güvenlik antlaşmasını imzalamaya ve böylelikle Avusturya’nın yapacağı olası bir hataya karşı ülkesini bir kez daha güvence altına almaya götürmüştür[7].

     İmparator Frederick ile İngiltere Kraliçesi Victoria’nın en büyük kızının oğlu olan II. Wilhelm’in Alman imparatorluk tahtına oturması, Alman dış politikasını kökünden değiştirdi. Wilhelm’e göre Almanya yalnızca Avrupa içerisinde sınırlı kalan ve hassas dengeler üzerine kurulan statükocu bir dış politika değil; aktif ve emperyalist bir dış politika izlemeliydi. Kayzer’in ülke yönetiminde bu denli öne çıkması, yirmi yıldır Almanya’ya yön veren şansölye Bismarck’ın istifası ile sonuçlandı. Bir dünya politikası, yani “Weltpolitik” söylemiyle yola çıkan Kayzer II. Wilhelm’in Almanya’nın dümenine oturması, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin dış politikada aradığı “kartın” da açılması anlamına geliyordu.

     Büyük bir sanayi gücü haline gelmiş olan Almanya’nın Kayzer’in dünya politikasını uygulamaya koyabilmesi denizlerden geçiyordu. Deniz kuvvetlerine ağırlık veren ve sanayi olarak da büyümekte olan Almanya, üzerinde güneş batmayan imparatorluk olarak adlandırılan İngiltere’yi telaşlandırmaktaydı. 1890’lara kadar Avrupa’daki siyasi gelişmelerden elini ayağını çekmiş olan İngiltere, bu tarihten itibaren Almanya’ya karşı teyakkuza geçmeye ve yeni ittifaklar oluşturmaya başladı. Diğer büyük devletler de benzer reaksiyonlar gösteriyordu. 1871 yenilgisini unutmamış olan Fransa ve sıkıntılı günler yaşayan Rusya’nın, her ne kadar Almanya’nın değişen dış politikasından rahatsız olsalar da ortak hareket etmeleri pek mümkün olmadı. Bu ülkeler arasındaki sömürge rekabetleri, 1904’e kadar Almanya karşısında ortak bir cephe kurulması önünde bir engel olmaya devam edecekti.

     Harekete geçen Fransa, Alman tehdidine karşı 1894’te Rusya ile bir antlaşma imzaladı. Bu, Birinci Dünya Savaşı’ndaki İtilaf Devletleri bloğunun ilk halkasını teşkil etmektedir. 1902’de harekete geçen İngiltere, Doğu’nun yükselen gücü olan Japonya ile bir ittifak parafe ederek dünya siyasetindeki sessizliğini bozdu. Bu antlaşmadan güç bulan Japonya’nın Rusya’ya saldırması ve 1894 tarihli antlaşma gereğince Fransa’nın Rusya’nın yanında yer almasının gerekliliği, İngiltere ile Fransa’nın dolaylı olarak birbirine zıt kutuplarda bulunmalarına neden oldu. Almanya karşısında böyle bir bölünme istemeyen İngiltere, Fransa ile anlaşmanın yollarını aradı. Fransa da olası bir Rus-Japon savaşı sırasında Avrupa’da Rus desteğinden mahrum kalacağı için, hiç olmazsa İngiltere’ye yanaşmayı uygun gördü ve karşılıklı beklentilerin uyuşması neticesinde 1904 tarihli İngiliz-Fransız sömürge antlaşması, bir diğer deyişe Entente Cordiale (Samimi Antlaşma) imzalandı. Son olarak, Rus-Japon Savaşı’nın dolaylı olarak da olsa bir İngiliz-Rus yakınlaşmasını sağladığı, böylelikle İtilaf Devletleri bloğunun son halkasının da tamamlandığı söylenebilir. Zira Japonya ile olan savaşta Fransa’nın kendisine yardım etmediğini gören ve bunun yanında Almanya’nın Osmanlı topraklarındaki Bağdat Demiryolu üzerindeki imtiyazları almasını tedirginlikle karşılayan Rusya, İngiltere ile yakınlaşmaya başladı. Neticede, Asya’daki sömürgelere karşılıklı saygı gösterilmesi şartıyla İngiltere ve Rusya arasında 1907’de bir antlaşma imzalandı. Böylelikle, Almanya ve onun müttefikleri karşısında kurulan İtilaf Devletleri bloğu tamamlanmış oldu[8].

  1. Osmanlı Devleti’nin Son İttifak Arayışları

     Alman Kayzeri II. Wilhelm’in yeni dünya politikası, Almanya’nın dış politikada yalnızlığa sürüklenmiş olan Osmanlı Devleti ile yakınlaşmasını sağladı. Bu tarihten çok önce bile Osmanlı Devleti ile Almanya arasında askeri münasebetler mevcuttu[9]. Fakat değişen siyaset, iki ülkeyi birbirine geçmişte hiç olmadığı kadar yakınlaştırdı. Osmanlı Devleti’nin jeopolitik ve ekonomik önemini bilen Kayzer II. Wilhelm, II. Abdülhamit’in ön plâna koymaktan imtina etmediği halifelik ünvanına ayrı bir önem veriyordu. Zira Müslümanların dini önderi olan Osmanlı padişahını yanına alması; neredeyse tüm Müslüman dünyasını sömürge haline getirmiş olan İngiltere, Rusya ve Fransa’ya karşı bir koz olarak kullanılabilirdi. Aynı zamanda Osmanlı Devleti, Alman sermayesi için yeni bir pazar olabilir, daha da önemlisi Osmanlı Devleti’nin jeopolitik konumu İngiliz sömürgelerini tehdit edebilirdi[10]. Tüm bu amaçlar doğrultusunda Osmanlı Devleti’ne ilk resmi ziyaretini 1 Kasım 1889’da gerçekleştiren Kayzer II. Wilhelm, ikinci ziyaretini 1898’de gerçekleştirdi ve bu ziyaretinde Kudüs’e giderek burada bir Protestan kilisesi açmayı da ihmal etmedi. Doğu siyaseti gereği Müslümanların sempatisini kazanmak için kendisini “Müslümanların dostu” olarak tanıtan II Wilhelm’in bir diğer kazancı da Haydarpaşa-Bağdat Demiryolu’nun imtiyazının Alman Anadolu Demiryolu Şirketi’ne verilmesiydi. Bu açıdan bakıldığında, II. Wilhelm’in Doğu’da uyguladığı siyaset başarılı sayılabilirdi. Ancak bu başarı, Wilhelm ile Abdülhamit’in dostluğuna, bir diğer deyişle Abdülhamit’tin tahtta kalmasına bağlıydı[11].

     1907’de sömürge antlaşması yaparak uzlaşmış olan İngiltere ve Rusya’nın bir yıl sonra Reval’de Boğazlar ile Balkanlar üzerine sorunları ele aldıkları bir görüşme gerçekleştirdikleri haberi, Balkanlarda örgütlenmiş olan İttihat ve Terakki Cemiyeti başta olmak üzere II. Abdülhamit’in mutlak iktidarından rahatsızlık duyan pek çok çevrede infiale neden olmuş ve bu kargaşa 23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet’in yeniden ilân edilmesi ile sonuçlanmıştı. Bu ilân, tıpkı yukarıda bahsettiğimiz diğer örneklerde olduğu gibi, tam da Reval görüşmeleri sırasında büyük güçlere karşı bir göz boyamadan ibaretti. Meşrutiyet’i ilân ettiren İttihatçılar, bir sene sonra II. Abdülhamit’i tahttan indirerek siyasetten uzak olan V. Mehmet Reşat’ı tahta çıkararak iktidara hâkim olmuşlardı. Bu iki yıllık süre zarfında yaşanan siyasi kargaşa arasında Avusturya-Macaristan, Osmanlı Devleti’ne bağlı olan Bosna-Hersek’i bir oldu bitti ile ilhak etmişti. Böylesi bir hengame içerisinde iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki yöneticilerinin dış politika tercihleri, asker ağırlıklı olmalarının getirdiği tecrübesizlik ile olsa gerek, belirli bir çizgiye oturmaktan uzaktı.

     1.Meşrutiyet’in ilk dönemlerinde İttihatçıların İngiltere’nin “geleneksel” dostluğunu aradıkları görülmektedir. Bu durum, henüz Meşrutiyet ilân edilmeden önce Balkanlarda yapılan komitacılık faaliyetlerine de yansımıştır. Bu dönemde İttihatçılar, örgüte üye olanlardan “Mithat Paşa’nın Meşrutiyet’ini geri getirmek ve ülkeyi Alman nüfuzundan kurtarmak” şeklinde yemin etmelerini istiyordu. Ayrıca, II. Abdülhamit’i tahttan indirdikten sonra sadrazamlığa getirdikleri kişi de İngilizlere olan sempatisi ile bilinen Kâmil Paşa olmuştu[12]. Kısacası, II. Meşrutiyet’in ilânı İstanbul’daki Alman nüfuzu açısından önemli bir darbe olarak görülmekteydi. Yeni rejimin İngiliz taraftarlığı açık bir şekilde kendini gösteriyor, İngiliz hariciyesinin ve İstanbul’daki İngiliz elçiliğinin tavsiyeleri dikkate alınıyordu. Bu, kısmen de olsa II. Abdülhamit’in Alman siyasetine karşı bir tepkiydi. Fakat bu gelişmeler, Osmanlı Devleti’nin İngiltere ile olan ilişkilerini eski haline getiremedi[13].

     Trablusgarp ve Balkan Savaşları’nda alınan yenilgiler İttihatçıları otoriterliğe itti. Ocak 1913’teki Bâb-ı Âli baskınıyla iktidara tamamen hâkim olan İttihatçılar, bu tarihten itibaren dış politikada yeni manevra alanları açmaya çalıştılar. Balkan Savaşlarında alınan ağır mağlubiyet ordunun durumunu gözler önüne sermişti. Bu sebeple Sadrazam Mahmut Şevket Paşa, II. Abdülhamit döneminin yakın müttefiki olan Almanya’dan ordunun ıslah edilmesi için bir heyet istedi. General Otto Liman von Sanders komutasındaki bu ıslah heyeti, ordunun toparlanmasına büyük katkı sağladı ve ülkedeki Alman nüfuzunun ve prestijinin artmasına katkı sağladı. Doğal olarak bu durum, İstanbul’daki İngiliz, Fransız ve Rus elçilerinin yoğun bir tepkisi ile karşılaştı. Osmanlı topraklarında artan Alman nüfuzu İngilizleri ciddi şekilde tereddüte sevk etmekteydi[14]. Buna rağmen kendi çıkarlarını elde etmek[15] dışında Osmanlı Devleti’ni kazanmak için fazladan bir çabaya girmeyen İngilizler, bu devletin Balkan Savaşlarından sonra artık belini doğrultamayacağını düşünüyorlardı.

     Osmanlı Devleti’nin müttefik arayışları İngilizler ve Almanlar ile sınırlı kalmadı. Neticede hem Trablusgarp hem de Balkan Savaşları Almanya’nın müttefiki olan ülkeler tarafından çıkarılmıştı ve Almanya’nın bu hususta Osmanlı Devleti’ne doğrudan bir desteği olmamıştı. Hatta Osmanlı Devleti Almanlardan borç istediği zaman, “Fransız sermayedarlardan alınması” tavsiye edilmişti. Bu sebeple İttihatçılar, dış politikada yeni dayanaklar bulmak umuduyla, İtilaf Devletlerini de ileriye dönük olarak yoklamaya başladı. Zira Almanların Osmanlı Devleti’ni siyaseten yanına almak istememesi, İttihat ve Terakki yönetimi için tek çıkar yol olarak İtilaf Devletlerine yakınlaşmayı bırakıyordu[16]. İlk olarak 1914’ün Mart ayında İstanbul’da “Osmanlı-Rus Cemiyeti” kuruldu ve bu cemiyete ayanlar, milletvekilleri ve diplomatlar katıldı. Bununla da kalınmadı; İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden Tâlat Paşa başkanlığında bir heyet 10 Mayıs 1914’te Kırım’a giderek o sırada orada bulunan Rus Çarı II. Nikola’yı ziyaret etmiş, gayri resmi bir şekilde Osmanlı-Rus ittifakını önermiş, fakat bir netice alamamıştı[17]. Fransa ile de yakınlaşmayı ihmal etmeyen Osmanlı hükûmeti, icabında ekonomik imtiyazlar teklif etmeyi de ihmal etmiyordu. Zaten jandarmanın ıslahı Baumann adlı bir Fransız generale bırakılmıştı. Mali alanda da bazı imtiyazlar verilmişti. Tüm bu girişimlere rağmen, “O zaman, İngiliz ve Fransız dostluğunu her ne pahaya olursa olsun kazanmaya çalışıyorduk ve bu çalışma o kadar umumi idi ki, eğer imkan bulunsaydı ordunun düzenlenmesi işini bile Fransız ıslahat heyetine vermekten çekinmeyecektik” diyen Cemal Paşa’nın bir ittifak antlaşması elde etmek umuduyla gerçekleştirdiği Fransa ziyareti de sonuçsuz kalmıştı[18]. İtilaf Devletlerinden beklediği neticeyi alamayan Osmanlı hükûmeti, hiç olmazsa uluslararası arenada yalnız kalmamak için, bir yıl önde savaş alanında karşı karşıya geldiği Bulgaristan ile bir ittifak ihtimalini de değerlendirmeye başlamıştı[19].

      İngiltere, Adalar Denizi’ndeki Yunan üstünlüğüne mukavemet edebilmek için donanmasını güçlendirmek isteyen Osmanlı hükûmetinin 1911’de sipariş ettiği ve yapımının Temmuz 1914’te tamamlandığı savaş gemilerini teslim etmemek için bin bir türlü bahane uyduruyor ve Osmanlı Devleti’ni yüzüstü bırakıyordu. Öte yandan Amerika Birleşik Devletleri, Haziran 1914’te Idaho ve Missisipi adlı iki savaş gemisini Yunanistan’a satıyor, fakat benzer bir satın alma teklifinde bulunan Osmanlı Devleti’nin teklifini reddediyordu[20]. Çaldığı her kapıdan olumsuz cevap alan Osmanlı Devleti, ayak sesleri duyulmaya başlayan savaş öncesinde ordusunu güçlendirmeye çalışıyor, bir müttefik arıyor, fakat tüm girişimleri sonuçsuz kalıyordu.

     Diplomasideki tecrübesizlikleri aşikâr olan İttihatçılar, önceliklerini İtilaf Devletlerinden yana kullanıyorlar, fakat çaldıkları her kapıdan geri dönmek durumunda kalıyorlardı. Sırasıyla İngiltere, Rusya ve Fransa’ya yapılan ittifak teklifleri reddedilmiş; hatta ufak bir Balkan ittifakı kurulması bile düşünülmüştü. Almanya’ya gelince, İstanbul Büyükelçisi Wangenheim başta olmak üzere Alman devlet erkânının ekseriyeti, tıpkı İtilaf Devletlerinde olduğu  gibi, Osmanlı Devleti’nin bir yük olacağını düşünüyorlardı. Kayzer II. Wilhelm’e göre ise Osmanlı Devleti’nin jeopolitik durumu hem sömürgelere giden yolları kesebilir hem de Almanya’nın cephelerdeki yükünü hafifletebilirdi. Ayrıca, Müslümanların dini önderi olan halifenin olası bir cihad ilanı İtilaf Devletlerini zor durumda bırakabilirdi. Bu düşüncedeki Kayzer’in inisiyatifiyle Almanya, çoğu çevre tarafından yük olacağı düşünülen Osmanlı Devleti ile ittifak antlaşması imzaladı. İttihatçıların savaş öncesinde “her ne pahasına olursa olsun büyük bir devletin yanında bulunmak” düşüncesi böylelikle ermiş oldu. Çeşitli bahanelerle devletin tarafsızlığını sürdürmeye devam eden İttihat ve Terakki yönetimi, İngilizlerden kaçarak İstanbul’a sığınan ve daha sonra satın alındığı dünyaya duyurulan iki Alman savaş gemisinin 29 Ekim 1914 gecesi Karadeniz’e açılarak Rus limanlarını bombalamaları sonucunda savaşa girme kararı aldı. Böylelikle, bir büyük güce yanaşma siyasetini yaklaşık yüz elli yıl boyunca sürdüren Osmanlı Devleti’nin varlığı, yine bir büyük güç ile birlikte girdiği savaşta son buldu. 

Kaynakça

AHMAD, Feroz, İttihatçılıktan Kemalizme, Çev. Fatmagül Berktay, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2016.

ARMAOĞLU, Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Timaş Yayınları, İstanbul, 2016.

BERKES, Niyazi, Türkiye’de Çağdaşlaşma, (Haz. Ahmet Kuyaş), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2018.

CEMAL PAŞA, Hatıralar, (Haz. Alpay Kabacalı), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2015.

İNALCIK, Halil, Devlet-i Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-IV, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2019.

KON, Kadir, Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın İslam Stratejisi, Küre Yayınları, İstanbul, 2013.

KONGAR, Emre, İmparatorluktan Günümüze Türkiye’nin Toplum Yapısı, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1981.

LEWİS, Bernard, Modern Türkiye’nin Doğuşu, çev. Boğaç Babür Tuna, Arkadaş Yayınları, Ankara, 2015.

ORTAYLI, İlber, Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1983.

REYHAN, Cenk, “Türk Alman İlişkilerinin Tarihsel Arka Planı (1878-1914)”, Belleten, Cilt: LXIX, Sayı: 254, 2005, ss. 119-174.

SANDER, Oral, Siyasi Tarih: İlk Çağlardan 1918’e, İmge Kitabevi, Ankara, 2003.

TALÂT PAŞA, Talât Paşa’nın Anıları, (Haz. Alpay Kabacalı), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2018.

TRUMPENER, Ulrich, “Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu”, Osmanlı İmparatorluğu ve Büyük Güçler, (Ed. Marian Kent), Çev. Ahmet Fethi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1999, ss. 129-163.

UÇAROL, Rıfat, Siyasi Tarih (1789-2014), Der Yayınları, İstanbul, 2015.

ULUBEN, Erol, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1982.

[1] Bu kısma kadar anlatılan süreç hakkında şu kaynaklara bakılabilir: Christopher Hıll, İngiliz Devrimler Çağı: Demokratik Devrimden Sanayi Devrimi’ne 1530-1780, Çev. Lale Akalın, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2015; Oral Sander, Siyasi Tarih: İlk Çağlardan 1918’e, İmge Kitabevi, Ankara, 2003; Philip T. Hoffman, Avrupa Neden Dünyayı Fethetti, Çev. Mihriban Doğan, Say Yayınları, İstanbul, 2018; Mehmet Ali Ağaoğulları ve Levenet Köker, Tanrı Devletinden Kral-Devlete, İmge Kitabevi, Ankara, 2008; Leo Huberman, Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla, Çev. Murat Belge, İletişim Yayınları, İstanbul, 2004; Joseph R. Strayer, Modern Devletin Kökenleri, Çev. Eraslan Candan, Say Yayınları, İstanbul, 2020; Georg Fülberth, Kapitalizmin Kısa Tarihi, Çev. Sadık Usta, Yordam Kitap, İstanbul, 2014; Zubritski Mitropolski Kerov, Kapitalist Toplum, Çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, Ankara, 1991; Zubritski Mitropolski Kerov, İlkel, Köleci ve Feodal Toplum, Çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, Ankara, 1989; John Hırst, Kısa Avrupa Tarihi, Çev. Mihriman Doğan, Say Yayınları, İstanbul, 2018.

[2] Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-IV, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2019, s. 3-9; Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, (Haz. Ahmet Kuyaş), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2018, s. 91-96; Lewis, s. 181; Emre Kongar, İmparatorluktan Günümüze Türkiye’nin Toplum Yapısı, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1981, s. 269.

[3] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, çev. Boğaç Babür Tuna, Arkadaş Yayınları, Ankara, 2015, s. 117; Berkes, s. 99.

[4] Bu konu hakkında bkz. Lewis, s. 83-112; Berkes, s. 231-234.

[5] Sander, s. 251; Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Timaş Yayınları, İstanbul, 2016, s. 33-38.

[6] Sander, s. 314-316.

[7] Sander, s. 251-257.

[8] Sander, s. 260-268; Armaoğlu, s. 32-50.

[9] İlber Ortaylı, Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1983, s. 58-59; Cenk Reyhan, “Türk Alman İlişkilerinin Tarihsel Arka Planı (1878-1914)”, Belleten, Cilt: LXIX, Sayı: 254, 2005, s. 17-22.

[10] Reyhan, s. 4-17.

[11] Sander, s. 318-320.

[12] Reyhan, s. 15-16

[13] Feroz Ahmad, İttihatçılıktan Kemalizme, Çev. Fatmagül Berktay, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2016, s. 159-163.

[14] Uluben, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1982, s. 13, 16, 34, 52, 55, 97, 116, 121, 125-126, 158.

[15] Cemal Paşa, Hatıralar, (Haz. Alpay Kabacalı), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2015, s. 119-121.

[16] Cemal Paşa, s. 118-119.

[17] Rıfat Uçarol, Siyasi Tarih (1789-2014), Der Yayınları, İstanbul, 2015, s. 602-603.

[18] Cemal Paşa, s. 119-122.

[19] Cemal Paşa, s. 136.

[20] Uçarol, s. 603-604.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.