İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Okurun Ölümü: Bir Metni Anlamlandırma Süreci

     Bir metni anlamlandırma süreci hem okurun, hem yazarın, hem bağlamın hem de metin türlerinin etkileriyle şekillenen karmaşık bir süreçtir. Şüphesiz ki metin, yazar tarafından tamamlandıktan sonra okuyucuya ulaşana kadar birçok çetrefilli yoldan geçecektir.  Metnin anlamını okuyucuda aramak, fazlasıyla sübjektif olan bu anlamlandırma sürecinin incelenmesini çıkmaza sürükleyebilir. Metnin anlamlandırılmasında odaklanılacak unsur metin türüyle de yakından ilişkilidir. Sözgelimi bir şiirin anlamının incelemesinde salt yazar odaklı davranmak, bu metin türünün kendi anlamıyla çeliştiği için tutarsız bir tavır olacaktır. Çünkü bir şair, kendisi bile şiirini her okuduğunda şiiri bambaşka anlamlara bürüyebilir. Fakat söz konusu olan bir düşünce yazısıysa, yazar odaklı davranmak daha anlaşılır olacaktır. Ayrıca toplumsal-kültürel bağlam ve metnin kendi içerisindeki bağlamı da okuru farklı anlamlandırma yolculuklarına sürükler. Bu konuda Akşit Göktürk şöyle söyler: Okur, metin içi dilsel işlevlerin, bir de metin dışı toplumsal-kültürel bağlama ilişkin göstergelerin güdümü ile yazınsal iletiyi adım adım oluşturur, kavrar. Bir bakıma, okurun düş gücü katkısıyla, onun bilincinde bütünlenir iletişim. Bu anlamda etkin bir okur katkısı, yazınsal iletişimin temelidir. (Göktürk, 1986)

      Göstergebilimin ve okur odaklı yaklaşımların öncü isimlerinden olan Roland Barthes ‘’Yazar Öldü’’ diyerek metnin anlamını okuyucuda arar. Bu konudan şöyle bahseder: Yazar ortadan kalktığında, metnin anlamını “deşifre etmek” gereksiz hale gelir. Bir metne Yazar atamak o metne kilit vurmaktır, onu nihai bir gösterilene/kavrama mahkûm etmektir, yazıyı kapatmaktır. (Barthes, 1967)

Aslında burada Barthes’in yapmaya çalıştığı şey sanatın en büyük niteliği olan öznelliği ve çok yönlülüğü korumaktır. Bu tavır beraberinde, yazılan bir metni, sanat eseri olarak nitelendirebilmek için bu sanat eserini kitlelerle buluşturmanın gerekli olup olmadığı sorusunu getiriyor. Bu soru ise beraberinde belki de en basmakalıp sanat tartışmasını gündeme getiriyor: Sanat, sanat için midir? Metnin tüm sorumluluğunu okuyucunun omuzlarına yüklemek, ’’Sanat, sanat içindir’’ fikriyle ters düşüyor. Çünkü Barthes’in fikrine göre metne sanat eseri olma misyonunu yükleyen şey okuyucunun ta kendisi. Bu durumda Barthes metnin kendi ayakları üstünde durabilmesi için yazarın gölgesini eserin üzerinden çekmesi gerektiğini savunur. Bu durum okuyucuya hiç ulaşamamış metinleri sanat eseri kategorisinin dışında bırakmamıza sebep olur. Fakat belki de Barthes’in savunduğunu gerçekleştirerek gölgesini metinden tamamen çekerek okura sonsuz bir demokrasi imkânı tanıyacak olan ve metne anlamlandırılma özgürlüğü tanımak için seve seve intiharı göze alacak yüzlerce yazarın eserleri asla okurla buluşmayacak. Üstelik ne yaparsak yapalım, yazarı tamamen öldürmek mümkün değil gibi gözüküyor. Bunu şu şekilde örneklendirebiliriz: İki zıt siyasi görüşü savunan iki şairin şiirleri, yazarlardan biriyle aynı siyasi görüşü savunan bir kişiye okutulsun. Eğer kimin hangi şiiri yazdığını bilmiyorsa yazarı öldürüp kendi anlamlandırma serüveninin başkahramanı olarak tamamen şiirden aldığı sanatsal hazza odaklanabilir. Fakat kişi, bu şiirleri hangi yazarın hangi şiiri yazdığını bilerek okursa ‘önyargı’ bütün anlamlandırma serüvenini vahşi bir şekilde ele geçirecektir. Yazarın hayat hikayesinden tutalım, ufak çaplı sansasyon yaratan herhangi bir anısına, siyasi görüşünden tutalım, dış görünüşüne hatta ve hatta diline, dinine, ırkına, rengine, cinsiyetine kadar her şeyi okurda o yazara karşı bir yargı oluşturur. Bilinçli okurların bu yargıları olabildiğince az oluşturduğunu ve metni yorumlama sürecinde bu yargılara fazla aldırış etmediğini söyleyebilecek olsak bile okurların büyük bir kısmı bu yargılardan dolayı yazarı kafasında daima yaşatmak zorunda kalırlar. Bu yargıları kırıp kıramamak çok kitap okumaktan ziyade, okuma kültürünün nasıl bir düzeyde olduğuna, kişinin okuma sürecini kafasında nereye oturttuğuna ve ne kadar bilinçli bir okuyucu olduğuna bağlıdır.

     İyi bir okuyucu siyaset ile alakalı farklı farklı görüşleri kapsayan eserleri okumanın savunduğu görüşe bir ihanet olmadığını ve okuduğu her şeye daha fazla anlam kazandıracağını bilir. İyi bir okuyucu türler konusunda asla taraftar gibi davranmaması gerektiğinin farkındadır. Bu farkındalıklar kişinin kaliteli bir okur olması için gereken bakış açısını kazanmasında son derece önemlidir. Doğru okuyucu, doğru yazarı fark edebilme yetisine de sahiptir.

Doğru bir yazar olmak için ise üretimsiz tüketim olarak adlandırabileceğimiz popüler kültürün ürünü olan okuyucu kitlesine göre yazınını şekillendirmektense gerekirse yazınının anlamlandırılması gelecek yıllara kalacak olsa bile zamanın ötesine gidebilecek ve kalıpların dışına çıkabilecek riski alabilir. Bu durumu Akşit Göktürk şöyle açıklar: Türkçede roman yazarlığının nerede olduğu, roman okurunun şu içinde bulunduğumuz toplumsal-kültürel sorunlar karmaşasında nelerden etkileneceği, yazınsal beklentisi, aşağı yukarı bellidir. Roman yazarı da bilincindedir bunun. Yazar vardır, bu güncel olarak koşullanmış beklentiyi alabildiğine karşılamaktan başka çaba gütmez, ‘’bestseller’’lar ya da benzeri düzeydeki yapıtlar döktürür. Yazar da vardır, çabalarıyla bu beklentiyi gerekli gördüğü yerde aşmaya, beklentinin temelindeki değerleri değiştirmeye, yerleşik anlatım şemalarındaki bir düzeltiye yöneldiği için, yapıtlarıyla satış listelerinin başında yer alamaz, anlaşılması da gelecek yıllara, kuşaklara kalabilir (Göktürk, 1986)

      Bu bağlamdan hareketle doğru bir yazma ve okuma süreci için, yazarın da okuyucuyu öldürmesi gerektiğini söylemek ve  ‘’okur öldü’’ demek mümkündür. Her ne kadar tezat ve çelişkili gözükse de okur ve yazar arasındaki sağlıklı iletişimin gelişmesi birbirlerini sembolik olarak öldürmelerine bağlıdır. Yazarın kitlelerin isteklerini ve popüler kültürü görmezden gelmesi yani çoğunluğu oluşturan okur görüntüsünü düşünmeden eseri ortaya koyması, okurun ise yazarın isteklerini ve onun gölgesini dikkate almadan metni kendi bağlamında değerlendirebilmesi sağlıklı bir yazar-okur ilişkisi sağlar. Bir bakıma iletişimsizlikten doğan mükemmel iletişim diyebiliriz.

       Okuru öldüren yazar aynı zamanda kendini ekonomik kaygıdan da bir şekilde arındırmış olur ve böylece belki de sanatın zanaattan en önemli farkını eserini yaratış sürecinde sağlamış olur. Tabii ki de bu yazarın okuyucudan kendini tamamen koparacağı anlamına gelmemelidir. Burada bahsedilen ‘okuyucudan kopma’ işlemi, divan edebiyatı yazarlarının yaptığı gibi halkla hiçbir teması kalmamış bir yüksek zümre edebiyatı oluşturmak değildir. Yazmanın başlı başına bir iletişim etkinliği olduğunu düşünecek olursak, okuyucuyla hiçbir temasa girmemek bizi yanlış bir kapıya sürükleyecektir. Buradaki ‘okurun ölümü’ Akşit Göktürk’ün de bahsettiği gibi yazarın beklentinin temelindeki değerleri kabullenip sadece beklentiyi karşılamayı hedefleyerek ‘’bestseller’’ olması değil, gerektiği zaman beklentinin temelindeki değerleri değiştirmektir ve anlaşılma ihtimalini çok sonralara bırakmayı göze almaktır. Çünkü kitleler her açıdan kesintisiz olarak değişir. Kitlelerin istekleri, değerleri, popüler olana bakış açıları, sanatı algılayışları daima değişir. Dolayısıyla dönemin okur kitlesine ya da dönemin okur kitlesi içindeki belli bir kesime seslenerek metin yazmak, metnin kalıcılık şansını tamamen elinden alacaktır ve zamanının dışına çıkmasını imkânsızlaştıracaktır.  Gerçek bir sanat yapıtının ise tek bir devre, tek bir okur kitlesine ait olmayan bir nitelikte olması gerektiğini söyleyebiliriz. Akşit Göktürk bu durumu şöyle açıklar: Gerçek sanat yapıtının kalıcılığı da çok yönlü yorum olanakları sunması, her çağın, her okurun karşısına yeni baştan kavranacak bir yaratı olarak çıkmasındandır. (Göktürk, 1986)

        Okur odaklı yaklaşım, sanatın özündeki anlam ile sıkı sıkıya örtüşür. Fakat bir diğer açıdan eğer sanat, geleceği değiştirmek ve bir şekilde mesaj vermek üzerine kurulursa amaç doğrudan iletiyi alıcıya ulaştırmak olacağından, alıcının eseri anlamlandırma sürecine etkin katılımı bir dezavantaj olabilir. Sanatın değişim için bir araç olarak kullanılması, sanata bir nevi propaganda görevi yüklemiş gibi gözükse de propaganda kelimesini duyar duymaz irkilmek yersiz olacaktır. Çünkü sanat başarılı bir şekilde kullanıldığı ve yanlış kesimlerin eline düşmediği sürece güzel değişimlere yol açabilecek bir mesaj aracı olabilir. Sözgelimi Hint sinema tarihinin en etkileyici ve popüler aktörü olan ve aynı zamanda yönetmenlik de yapan Aamir Khan, her filminde farklı bir toplumsal soruna değinerek(cinsiyet eşitsizliği, eğitim sistemindeki yanlışlıklar, dinin yanlış yorumlanıp kullanılması…) mesajı olabildiğince açık bir şekilde seyirciyle buluşturmayı amaçlıyor. Bunu onun filmlerini izlerken çok rahat fark edebiliyoruz. Metaforlarla bezeli, üzerine saatlerce sohbet edilebilecek, tartışılabilecek ya da sayfalarca inceleme yazısı yazılabilecek sanat filmleriyle kıyasladığımızda, ki bu tarz filmleri izlerken yönetmenin kesinlikle öldüğünü söyleyebiliriz, onun filmleri farklı yorumlanmaktan çok uzak kalacaktır. Fakat bir mesajı seyirciye ulaştırmak için bir sanat dalını bu denli etkili kullanmak da belki de bambaşka bir sanattır. Tabii ki metaforlarla bezenmiş ve her okuyucunun farklı bir anlam çıkaracağı şiir gibi filmleri izlemek, kalburüstü bir sinema izleyicisine mesaj içerikli filmlerden çok daha fazla estetik haz verecektir. Bir bakıma, sanat sözcüğüne yüklediğimiz misyona bağlı olarak metnin anlamlandırılması yaklaşımında okur odaklı mı yoksa yazar odaklı mı davranmak gerektiği değişkenlik gösterir. Ki buradaki anahtar kavram metin türüdür. Farklı metin türleri farklı anlamlandırma süzgeçlerinden geçer. Şiirler çevirisi bile yapılamayacak kadar bireysel bir süreç ve dile özgü çeşitli özellikler gösterirken, bir köşe yazısı ya da çoğunluğu bilgiden oluşan bilimsel bir makale iletiyi direkt olarak göndermeyi hedeflediğinden okuyucu sürece etkin olarak katılamayacaktır. Şiirlerin okur odaklılığıyla ilgili şöyle bir örnek verilebilir: Bende ve çoğu insanda, her zaman umut sevinç ve heyecan duygularını uyandıran Turgut Uyar’ın Göğe Bakma Durağı şiiri, İzmir’de konserine gittiğim piyanist Fazıl Say tarafından çok hüzünlü bir ayrılık şiiri olarak tanımlandı. Bu ilk bakışta bir hayli ilginç gözükse de metin türü şiir olduğu zaman karşımıza dehşet verici çeşitlilikte bir tablo ortaya çıktığını unutmamak gerekiyor.

      Toplumsal-kültürel bağlamın da okuyucunun metni anlamlandırmasında son derece önemli olduğunu vurgulamak gerekir. Hatta bu bağlam yalnızca okuyucunun metni anlamlandırma sürecini değil yazarın metni oluşturma sürecini de etkiler. Sözgelimi Aamir Khan Hindistan gibi birçok toplumsal konu açısından sıkıntılı bir ülkede değil de gelişmiş bir ülkede yönetmenlik ve oyunculuk yapıyor olsa bu tarz toplumsal mesaj içerikli filmlerin yapım aşamasında bulunmak yerine daha sanat kaygısı güden ve doğrudan seyircinin estetik haz almasına odaklanan filmlerin yapım aşamasında bulunabilirdi. Sadece toplumsal bağlam değil, bütün bağlam ölçütleri yazar ve okur arasındaki iletişim sürecini derinden etkiler. Okurda uyanan duygular metnin bağlamına dayanarak uyanır ve okurun metni anlamlandırması büyük bir oranda metnin bağlamına bağlıdır.

       Yazar ile okurun birbirini katletmesine dayalı garip bir iletişimdir aslında metnin anlamlandırılması. Yazarı öldürmek için önce metnin oluşum aşamasında okuyucuyu öldürmek gerekir. Ne yazarı ne de okuru öldürmek tam olarak imkânlı olmayacaktır elbette. Ki sadece okuru ya da sadece yazarı bu karmaşık iletişim ve anlamlandırma işleminin tanrısı haline getirmek başlı başına yanlış olacaktır. Metin türü ve bağlam ölçütleri ise bu anlamlandırma sürecinin en büyük bileşenlerindendir. Roland Barthes’in ‘’Yazarın Ölümü’’ ile ilgili görüşü her ne kadar metinlerin anlamlandırılması konusuna çağdaş ve bir o kadar da çağın ilerisine çıkan bir bakış sunmuş olsa da, sanat eserini tanımlayışımız açısından bizi çıkmaza sürükleyebilir. Fakat bu karşılıklı birbirini öldürme eylemi asla yazar-okur ikilisinin birbiriyle olan tüm temasını keseceği anlamına gelmemelidir. Bağlam, metin türü ve daha birçok farklı ölçüt onları her zaman buluşturmaya devam edecektir.

Kaynakça

Barthes, R. (1967). Yazarın Ölümü.

Göktürk, A. (1986). Sözün Ötesi. İstanbul.

Kerimoğlu, C.(2014). Genel Dilbilime Giriş. İzmir

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.