İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Mağlup Monarşilerin Küllerinden Yükselen Cumhuriyetler

 

Bugün herhangi bir Türk vatandaşına mikrofon uzatılıp “Cumhuriyet nedir?” sorusu yöneltilecek olursa, alınacak muhtemel cevap “Halkın kendi kendini yönetmesidir”den ileri gidemeyecektir. Gerçekten de bu kavram, ders kitaplarımızda bu şekilde geçmekte ve Türkiye’de ilan edildiği tarih için yegane (unique) bir yönetim tarzı olarak aktarılmaktadır. Bunda, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türk modernleşmesinin, dini ve monarşiyi ilerlemenin önünde “aşılması gereken bir  engel” olarak gören Fransa örneğinden (pek çok noktada) esinlenmiş olmasının payı yadsınmamalıdır. Bu sebepledir ki, saltanatın (monarşinin) ilgasından (1922) kısa süre sonra ilan edilen Cumhuriyet’ten itibaren zamanla toplumumuzda “cumhuriyet” ile “demokrasi” kavramları çağdaş ileri ve olmanın yegane sembolü olarak adeta iç içe geçmiş ve hemen hemen aynı anlamda kullanılan iki, hatta tek bir kavram halini almışlardır. Kısacası toplumumuz nezdinde “Cumhuriyet iyi bir şeydir, çünkü daha önce parlamento namına hiçbir şey bilmeyen halkın artık yönetimde söz hakkı vardır, halk kendini kendisini yönetecektir, cumhuriyet demokrasi demektir”.

        Monarşi bizde “saltanat” adı altında, esasında “sefa ve keyif sürmek” fiilini çağrıştıran bir kelime ile tanımlanan olumsuz bir imaja sahiptir. Bunda, son Osmanlı padişahı Vahdettin’in  mütareke dönemindeki (bugünde  tartışılmaya devam eden ve üzerine çeşitli görüşler öne sürülen) tutumu da etkili olmuştur denilebilir. Fakat monarşinin karşısında cumhuriyetin aslında demokrasi ile aynı anlama geldiği şeklindeki değerlendirme yapılırken; Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (1922-1991), Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin (1948-), İran İslam Cumhuriyeti’nin (1979-) ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin (1960-) de birer cumhuriyet olduğu; hatta 36 yıllık Franco diktatörlüğü sırasında İspanya’nın bir cumhuriyet olduğu ve aynı İspanya’nın (parlamentosunun) Franco’nun ölümünden (1975) hemen sonra, Franco taraftarlarının yeni bir darbe girişimine rağmen, monarşiye geçme kararı aldığı göz ardı edilmektedir. Bunun yanında, Kral I. Charles’ı bir darbe ile idam ettirerek (1649) yönetime el koyan Oliver Cromwell’in askeri diktatörlüğü altında 1658’e kadar cumhuriyet yönetimini tecrübe eden, fakat Cromwell’in ölümünden (1658) sonra ona lanet okurcasına “meşruti monarşi” tesis eden İngiltere’nin; aynı zamanda Danimarka’nın, Hollanda’nın, Norveç’in, İsveç’in, Belçika’nın ve diğer bazı irili ufaklı Avrupa ülkesinin (hatta Japonya’nın[?]) 21. yüzyıl gibi ileri bir çağda neden hala saltanatı (monarşiyi) ilga edip cumhuriyete geçmediği, bir diğer deyişle bu ülkelerde neden “halkın kendi kendisini yönetmediği(!)” sorusu pek akla getirilmemektedir.

     İktidarın tanrıya veya kalıtsal soya değil, halka dayandığı rejimleri tanımlamak için kullanılan cumhuriyet, yani halka dayanmak; monarşinin karşısına çıkan, ona karşı mücadele veren veya onun kalıntıları üzerinde yükselmek isteyen hareketlerin yegane meşruiyet kaynağı olarak dikkat çekmektedir, ki savaş sonrası döneme ait çeşitli örnekler de bunu göstermektedir. Avrupa’nın bazı kadim monarşilerinin (bazen tahttan feragat, bazen sürgün, bazen de idam ile) tarihin tozlu sayfalarındaki yerlerini aldıkları I. Dünya Savaşı sonunda, dikkat edilirse, monarşilerin kalıntıları üzerine (Yugoslavya istisnadır, aşağıda açıklayacağız) halk hükümetleri kurulduğu görülmektedir. Bir diğer deyişle, bizim açımızdan olaya bakarsak, Türkiye’de cumhuriyetin ilan edildiği yıllarda Avrupa’nın pek çok noktasında da cumhuriyet ilan edildiği dikkat çekmektedir. Birinci Dünya Savaşı başladığında Avrupa’da yalnızca Fransa, İsviçre ve (1910’da önemli bir devrime sahne olarak cumhuriyete geçiş yapan) Portekiz’de cumhuriyet rejimleri mevcuttu. Diğer tüm ülkeler mutlak ve meşruti monarşiler tarafından yönetilmekteydi, ki Osmanlı Devleti bu monarşiler arasında “meşruti” kategorisine girmekteydi.

Harita 1: 1914’te cumhuriyet (mavi) ve monarşi (kırmızı) ile yönetilen ülkeler

      Birinci Dünya Savaşı’nda yıkılan (veya tahtı bırakan) monarşilerin (Almanya, Avusturya-Macaristan, Rusya, Osmanlı) kalıntıları üzerinde, yukarıda da sözünü ettiğimiz üzere, sanki söz birliği etmişçesine birbiri ardına cumhuriyet rejimleri kurulmuştu. Aşağıdaki tablo, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra cumhuriyet ilan eden ülkelerin listesini vermektedir.

ÜLKE

CUMHURİYET İLAN TARİHİ

FİNLANDİYA

1917

ALMANYA

1918

ÇEKOSLOVAKYA

1918

POLONYA

1918

LİTVANYA

1918

ESTONYA

1918

LETONYA

1918

UKRAYNA

1918

AZERBAYCAN

1918

ERMENİSTAN

1918

GÜRCİSTAN

1918

BELARUS

1918

MACARİSTAN[1]

1919

AVUSTURYA

1919

RUSYA (SSCB)

1922

TÜRKİYE

1923

YUNANİSTAN

1924

İSPANYA

1931

[1] Kısa bir süre sonra yeniden monarşiye dönmüştür.

       Listede yer alan ülkeler dışında (savaşı kaybeden) Bulgaristan’da da cumhuriyetçi hareketler artmış, bunun üzerine Kral (Çar) Ferdinand tahtını oğlu III. Boris’e bırakarak tahtı koruyabilmişti. Böylelikle Bulgaristan’da monarşi, karşıt teşebbüslere rağmen, tıpkı Romanya’da olduğu gibi, II. Dünya Savaşı sonuna kadar devam etmişti. (Listede bulunan) Macaristan, bir yıllık bir Sosyalist Cumhuriyet tecrübesinin ardından, bu hareketin dışarıdan gelen güçlerin desteğiyle bastırılmasının ardından, yeniden krallık yönetimine geçmişti. I. Dünya Savaşı sonunda Avusturya-Macaristan’dan arta kalan Balkan topraklarında ise; Slovenya, Hırvatistan, Bosna, Sırbistan, Karadağ ve Makedonya toprakları üzerinde yükselen Yugoslavya (İlk olarak Hırvat-Sırp-Sloven adı altında) bir krallık olarak kurulmuştu. Etnik ve dinsel olarak kaotik bir görünüme sahip olan ve yüzyıl sonunda da kanlı savaşlara sahne olacak olan Yugoslavya coğrafyasında monarşi, bu etnik ve dinsel farklılıkların üzerinde bir tür kapsayıcı “sigorta” fonksiyonu olarak düşünülmüş olmalıdır. Burada bir istikrar arandığı açıktır. Zira Yugoslavya’nın kurulmasına karar veren galip devletlerin ayrı ayrı bağımsız bir Sırbistan Cumhuriyeti, Hırvatistan Cumhuriyeti, Makedonya Cumhuriyeti, Karadağ Cumhuriyeti, Bosna Cumhuriyeti ve Slovenya Cumhuriyeti kurmalarını kim engelleyebilirdi?

       Savaştan hemen sonra kurulmaya başlayan diğer devletlere bakarsak, listede de sıraladığımız üzere, hepsinin cumhuriyet rejimine geçtikleri görülmektedir. Monarşilerin kalıntıları üzerinde yükselen bu cumhuriyetlerin kısa süre içerisinde ya tek partili otoriter, ya da tamamıyla totaliter yönetim tarzlarına evirildiği göze çarpmaktadır. Özellikle 1930’lardan itibaren, Avrupa’da demokrasinin, yani çok partili siyasi hayatın ve çok partili seçimlerin kesintisiz devam ettiği ülkeler İngiltere, Fransa, İsviçre, İrlanda ve İsveç’ten ibarettir[1]. Geri kalan ülkelerin tamamında ya tek partili rejimler kurulmuş, ya muhalefete müsaade edilmemiş, ya da parlamentolar kapatılmıştır. Haritaya dikkatli bakılırsa bu ülkelerin neredeyse tamamı cumhuriyettir, yalnızca Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya ve İtalya monarşidir, ki İtalyan Kralı da Mussolini idaresi altındaki İtalya’da göstermelik olmaktan öteye gidememiştir.

Harita 2: 1930’da cumhuriyet (mavi) ve monarşi (kırmızı) ile yönetilen ülkeler

       Bu denli hızlı bir otoriterleşmede, 19. yüzyılda oldukça rağbet gören liberal demokrasi düşüncesinin ve çok sesliliğin eski itibarını yitirmeye başladığı dünya savaşı sonrasında yaşanan siyasi ve ekonomik istikrarsızlık atmosferinin de etkisini büyük önem arz etmiştir. Burada dikkat çekilmesi gereken husus, cumhuriyet rejimlerinin her zaman iyi ve umulan sonucu veremeyeceğidir. Ya da düzeltelim; konjonktürel olarak kaos ve ekonomik kriz içerisinde yaşayan Avrupalıların önemli bir kısmı (yaka silkercesine) “istikrar” ummuş, bunu da toplumu yaraları sarıcı bir şekilde seferber ederek yeni bir ülkü doğrultusunda arkasından sürükleyebilen karizmatik ve güçlü liderlerde bulmuştur. Yani o dönem için bakılırsa, halkın istediği sonuç ortaya çıkmıştır. Gerçekten de Avrupa halkı tam anlamıyla kendi kendini yönetmiş, kendi kaderini kendi tayin etmiş ve sonucunu da kendi tecrübe etmiştir. Bu da cumhuriyet kavramının özü değil midir? Bu sorunun cevabı için mikrofon bir kez daha Sokrates’e, Platon’a, Aristoteles’e, Çiçero’ya, Rousseau’ya ve daha nice düşünüre yöneltilecek gibi duruyor. Biz de takip eden yazılarımızda bu konuyu, yani bir yönetim biçimi olarak cumhuriyeti ve monarşiyi siyasi düşünceler tarihi kapsamında detaylandırmaya çalışacağız.


[1] Zafer Toprak, “Sunuş”, (Fabio L. Grassi, Atatürk, çev. Eren Yücesay Cendey, Doğan Kitap, 2009, s. 11-12).

 

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.