İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Keşke Hiç Olmasaydık: David Benatar ve Var Olmanın Kötülüğü

Sonunda Eyüp ağzını açtı ve doğduğu güne lanet edip şöyle dedi: Doğduğum gün yok olsun, ‘Bir oğul doğdu’ denen gece yok olsun. Karanlığa bürünsün o gün… zifiri karanlık yutsun o geceyi… Çünkü… anamın rahminin kapılarını üstüme kapamadı. Neden doğarken ölmedim, rahimden çıkarken son soluğumu vermedim? [Eyüp, 3:2-4,6,10,11,13,16]

      Güney Afrikalı kökenli bir felsefeci olan ve Cape Town Üniversitesi’nde felsefe profesörlüğü yapan David Benatar, son dönemde adından sık sık söz edilen felsefeci haline gelmiştir. Zira onun Better Never to Have Been: The Harm of Coming into Existence adlı eseri pesimist ve anti-natalist düşüncenin etkin bir temeli haline gelmiştir. 2006 yılında tamamlanan eser, 2018 yılında Cansu Özge Özmen tarafından Türkçe’ye kazandırılmıştır.

            David Benatar’ın temel önermesi dünyaya gelmenin beraberinde büyük zararlar getirdiği, hayattaki tüm iyi şeylere rağmen bir insan hayatının bilindiğinden daha fazla kötüyü içerdiğidir. Ona göre herkes varoluştan bir şekilde zarar görür fakat hayat herkes için eşit derece kötü değildir. Var olmak bazı insanlara diğerlerine nazaran daha çok zarar verir. Hayat ne kadar kötüyse, ondan alınan zarar o kadar büyüktür. David Benatar bu noktada en iyi hayatların dahi oldukça kötü olduğunu savunur. Burada Donald Cowart hadisesinden örnek verir. Donald Cowart’ın vücudunun üçte ikisi gaz patlaması neticesinde yanmıştır. Aşırı derecede acı verici olan fakat hayatının kurtulacağı tedaviyi reddetmiştir. Lakin doktorlar onun isteğini göz ardı ederek onu tedavi etmişlerdir. Hayatı kurtulmuş ve tatmin edici bir yaşam kalitesine kavuşmuştur. Ancak yine de, kazadan sonra yaşadığı tüm iyi şeylerin, maruz kaldığı tedavilerin acısına değmediği konusunda fikirlerini değiştirmemiştir.

            Aslında bu hadise bizi doğrudan Schopenhauer’e ulaştırır. Schopenhauer “insan ıssız bir adaya fırlatılmış yalnız bir Robinsondur” diye yazmış ve içinde bulunulan dünyanın iyi mi yoksa kötü mü olduğunu, hayatın ve varoluşun bir anlamının olup olmadığını sorgulamıştır. Schopenhauer hayat sürecince yaşanan tüm neşeli ve acı anıların kıyaslamasında, acı olan şeylerin daha baskın halde karşımıza çıktığını iddia eder. En küçük bir ızdırap ile büyük bir mutluluk boy ölçüşemez. İnsan her daim acı olan şeyleri daha derin hissetmeye yönelmektedir. Bu bağlamda hayat, küçük acıların büyük mutluluklara baskın geldiği, muhtemel dünyaların en kötüsü olan yerdir.

      Ona göre her türlü istenç küçük acılardan temellenir. İsteme tüm kötülüklerin anasıdır. Nitekim her istek gereksinimden doğar, dolayısıyla her istek eksiklikten ve bundan kaynaklanan acıdan doğmuştur. Acı yaşamın doğrudan ve aracısız nesnesi olmadıkça, varoluşumuz tam anlamıyla amacına ulaşamayacaktır. Dolayısıyla her bir münferit ıstırap öyküsünün bir istisna gibi göründüğü doğru olsa da, genel olarak “ıstırap kuraldır.” Istırabın bu denli yoğun olduğu hayatta, hiç var olmamak; var olmak karşısında yeğdir. Ölüm ise bu nokta bize verilen bir ödül olarak görülmelidir.

      Schopenhauer, ölüm korkusunun irrasyonel bir endişe olduğunu belirtir. Ona göre yaşama arzusu, ve yaşama karşı duyulan bu bağlılık, bilinçdışı ve kör bir bağlılıktır; akıldışıdır ve tamamen kör bir istemden ibarettir. Akıl ve düşünce her daim ruhun ölümsüzlüğünü düşünmektedir. Bu düşünce daha iyi bir dünya ile ilintilidir. Bunun altında yatan temel sebep yaşadığımız dünyanın yeterince iyi olmadığıdır. Bu bağlamda ölüm, bizi bu dünyanın kötülüklerinden kurtaracak tek iyi şeydir; zira ölen pek çok kişinin yüzündeki memnuniyet ifadesi de bundan kaynaklanır. O halde var olmamak yahut varlığın yok oluşu, var olmaktan iyidir.

      David Benatar’a yeniden dönecek olursak, eserinde varlık ile yokluk durumunun kıyaslandığını görürüz. Hiç var olmamanın daha olumlu olduğunu yarattığı şemalarla açıklamıştır. Buna göre;

Senaryo A
X Kişisi var
Senaryo B
X kişisi yok
Acının varlığı
(Kötü)
Acının yokluğu
(İyi)
Hazzın varlığı
(iyi)
Hazzın yokluğu
(Kötü değil)

     Bu tabloya göre X kişisinin yokluğu, onun varlığına daha yeğ olmalıdır. Buradaki hazzın yokluğu, kötü olarak yorumlanabilir. Ancak hazzın yokluğu, zaten x kişisinin hiç var olmadığı durumda mahrumiyet anlamına gelmeyecektir. Bu açıdan da hazzın yokluğu “kötü” olarak nitelendirilemeyecektir. Neticede var olmamak, var olmaya karşın avantajlıdır. Buna benzer bir tablo, Schopenhauer’in düşüncesine benzer bir şekilde ifade edilerek oluşturulmuştur:

Senaryo A
Arzu var
Senaryo B
Arzu yok
Tatmin edilmemiş
(Kötü)
İyi
Tatmin edilmiş
(iyi)
İyi

     Bu tablodan da anlaşılacağı üzere arzunun hiç olmaması, onun var olduğu durumda yarattığı olasılıktan daha kârlıdır.

      Eserinin ilerleyen bölümlerinde Benatar, var olmanın ne kadar kötü olduğunu açıklar. Burada var olmanın kötülüğünün herkes için aynı derecede olmadığını belirtir. Ayrıca ona göre kişinin kendi yaşam kalitesini değerlendirmesi güvenilir değildir. Nitekim kendi yaşam kalitesinin olumlu bir şekilde değerlendirilmesinde psikolojik nedenler söz konusudur. Polyanna Prensibi adı verilen iyimser bir eğilim buna örnektir. Yapılan deneylere göre insanlar, hayatlarındaki olumlu olayların, olumsuzlardan daha fazla olduğunu savunmaktadırlar. Bu durum, Schopenhauer’in kıyaslamasıyla çelişir gibi görünse de, Schopenhauer’in kıyaslamasının olumlu-olumsuz olayların çokluğu üzerinden değil; onların bizim üzerimizde bıraktığı etki bağlamında değerlendirildiğini hatırlatmamız gerekir.

     Yaşam kalitesini değerlendirmedeki polyannacı eğilim, gelecekte hayatımızın iyi bir şekilde seyredeceğine doğan inançtan kaynaklanmaktadır. Geleceğe yönelik olumlu bakış, şu andaki varlığa yönelik fikirlerimizi etkilemektedir. Bu bağlamda kendimizi bir paradigmanın içerisinde görebiliriz (Hayali’nin “ol mâhiler ki derya içredir, fakat derya içre olduğunu bilmezler” dizesini de hatırlatalım).

       Olumlu bakışın bir diğer özelliği, uyumsama ya da alışmadır. Kişi yaşam standartları kötüleşse de bu yeni duruma adapte olma ve beklentilerini yeni duruma göre tesis etme eğilimine sahiptir. Son etmen ise, kişinin kendi hayatını değerlendirmede, diğer insanların hayatlarıyla kıyaslama içerisine girmesidir. Her halükarda daha kötü hayatların var olması, kendi hayatımızı iyi görmek adına yanıltıcı bir etmendir.

     Son olarak Benatar’ın “Acıyla Dolu Bir Dünya” bölümünden söz etmek yerinde olacaktır. Benatar burada, dünya üzerinde var olan acıların tahmini bir tablosunu gözler önüne sermektedir. Onun verilerine göre son bin yıl içerisinde, 15 milyon insanın doğa felaketleri sonucunda öldüğü düşünülür. Her gün 20.000 insan açlıktan ölmektedir; 840 milyon insan ise, yetersiz beslenmeden mustariptir.

      Hastalıklar insanlığın temel kötülükleridir. 541-1912 yılları arasında 102 milyondan fazla insanın veba sebebiyle öldüğü tahmin edilmektedir. 1918 grip salgını, 50 milyon insanı öldürmüştür. HIV virüsü, her yıl neredeyse 3 milyon insanın can vermesine sebeptir. Diğer bulaşıcı hastalıkları da düşündüğümüzde bu sayı her yıl 11 milyon ölüme ulaşır. Aynı zamanda her sene 3.5 milyon kişi kazalarda hayatlarını kaybetmektedir. Diğer tüm ölümler de buna eklendiğinde, sadece 2001 yılında neredeyse 56.5 milyon insanın doğal olmayan yollarla öldüğü anlaşılmaktadır. Bu büyük rakam, saniyede 107 insana tekabül etmektedir.

       Katliamlar insan kayıplarının belki de en fazla verildiği vahşi eylemlerdir. Bir uzman 20. Yüzyıldan önce toplu katliamlarda 133 milyondan fazla insanın öldüğünü tahmin etmiştir. Aynı yazara göre 20. Yüzyılın ilk 88 yılında 170 milyon insan “vurulmuş, dövülmüş, işkence görmüş, bıçaklanmış, yaralanmış, yakılmış, aç bırakılmış ve yahut ölene kadar çalıştırılmış, canlı canlı gömülmüş ya da boğulmuştur”.

     Dünya Sağlık Örgütü’nün raporuna göre; 16. yüzyıldaki çatışmalar sonucunda 1.6 milyon, 17. yüzyılda 6,1 milyon, 18. yüzyılda 7 milyon, 19. yüzyılda 19.4 milyon, 20. yüzyılda 59 milyon insan öldürülmüştür.

     Her sene yaklaşık 40 milyon çocuk kötü muamele görmektedir. Şu anda hayatta olan 100 milyondan fazla kadın ve çocuk, kadın sünnetine maruz kalmaktadır.

     İntihar oranları ise oldukça yüksektir. Örneğin 2000 yılında 815.000 insanın intihar ettiği düşünülmektedir. Günümüzde ise bu oran, yılda 800.000 kişi civarındadır. Bu rakam her 40 saniyede bir kişinin intiharına tekabül etmektedir.

      Tüm bunların neticesinde Benatar anti-natalizm fikriyatına ulaşır. Ona göre bu yaşamdaki temel ahlaki yükümlülüğümüz, bu dünyaya yeni bir çocuk getirmemektir. Hastalanan çocukları için tüm özveriyi göstermeye hazır olan aileler, yapmaları gereken en büyük fedakarlığı; o çocuğu dünyaya getirmeme fedakarlığını unutmaktadır.

“Harika bir hayat o kadar nadir ki, her bir harika hayata karşın milyonlarca sefil hayat vardır. … En ayrıcalıklı insanlar bile dayanılmaz acılar çekecek, saldırıya ve ya tecavüze uğrayacak, hunharca öldürülecek bir çocuğu dünyaya getirebilir. İyimser kişi, tabii ki bu üreme denilen Rus ruletini meşrulaştırma yükünü taşır. Bu dünyaya çocuk getirmeyi planlayan ebeveynler, tamamen dolu bir silahla Rus ruleti oynamaktadırlar; üstelik namluyu kendi kafalarına değil, potansiyel çocuklarının kafalarına doğrultmuşlardır.”


KAYNAKLAR

David Benatar, Keşke Hiç Olmasaydık; Var Olmanın Kötülüğü, Çev. Cansu Özge Özmen, Ankara 2018.

Arthur Schopenhauer, İsteme ve Tasavvur Olarak Dünya, Çev. A. Onur Aktaş, Ankara 2020.

Arthur Schopenhauer, Ölümün Anlamı, Çev. Ahmet Aydoğan, Ankara 2013.

Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı, Çev. Ahmet Aydoğan, Ankara 2013.

Emel Koç, “Schopenhauer Felsefesinde ‘Ölüm’ ve ‘Ölüm Korkusu’ Üzerine”, Dört Öge, S. 13, 21-41.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.