İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kahve ve Kahvehanenin Tarihi

 

 21. yüzyıla gelindiğinde günlük hayatta en fazla tüketilen içeceklerden birisi kahvedir, düzenli gidilen mekanlar arasında ise kahvehaneler gelir. Bunun altyapısını geçmişten gelen kültürlerde aramak gerekir.

    “Kahve” kelimesinin Latince adı “coffea arabica” olup bir bitkinin ve tanelerinin aynı zamanda bu tanelerin çekirdek kısmının kavrulup toz haline getirilerek ve sıcak su ile karıştırılarak elde edilen içeceğin adıdır. Kelime Kamus-ı Türki’de “şarap, halis süt, güzel koku, bolluk, bereket” anlamlarına gelir. Kelimenin kökeni ise Arapça’da şarap anlamına gelen “kava” olabileceği gibi Etitopya’da “Kaffa” vilayet adının değişime uğramış hali de olabilir.  “Kahvehane” kelimesi, Arapça “kahve” ve Farsça “hane” kelimesinin birleşmesi ile oluşur ve kahve içilen yer anlamına gelir. Okuma yeri anlamına gelen “Kıraathane” kelimesi de son zamanlarda kahvehane ile benzer bir anlam kazanır. Kamus-ı Türki’de “Müşterilere gazete, mecmua ve kitap gibi şeyleri bulunduran geniş ve içi döşenmiş kahvehaneler” anlamına gelir.

      Kahvenin kökeni konusunda çeşitli rivayetler vardır. Bunlar arasında Hz. Süleyman’ın kahveyi ilk kullanan kişi olduğu, kahve bitkisinin uyarıcı özelliğinin bir çoban tarafından fark edildiği, Ömer adında bir kişinin çölde kahveyi bulduğu, Cebrail’in Hz. Muhammed’e kahveyi götürdüğü vb. söylenebilir. Bu efsanelerde dikkat çeken iki ortak nokta vardır; birincisinde kahvenin kökeni Yemen’e götürülür, ikincisinde kahvenin başlangıcı sufi tarikatındaki kişilere bağlanır. Aslında kahvenin kökeni Habeşistan’dır ancak sembolleştiği yer Yemen’dir. Bunu türkülerde dahi görmek mümkündür. Yemen türküsü buna iyi bir örnektir: “Kahve Yemenden gelir, bülbül çimenden gelir…” Sufilerin kahveyi bir nimet olarak görmesi ve bir süre sonra zikrin bir parçası haline getirmesi toplum genelinde kahvenin içilmesinde ve yayılmasında etkili olsa da Müslüman tüccarların etkisi de oldukça önemlidir. Kahvenin İskenderiye’ye sonra İstanbul’a ve oradan da Avrupa’ya taşıyanlar tüccarlardır.

      Kahve ilk olarak ne zaman ve nerede kullanılmaya başlandı? sorusuna tarihçilerin benzer şekilde cevaplar verdiği görülmektedir. Bunlar arasında Ralph S. Hattox “Geleneksel kabule göre İslam dünyasında kahve içme alışkanlığına öncülük edenlerin kahveyi ilk gördükleri yer Etiyopya’dır.” der. Taha Toros’un cevabı “Kahve 1000 yıllarında Habeşistan’da fidan boyundaki yeşil ağaçların meyvesi olarak bilinmekteydi. O tarihlerde kahve hamura karıştırılarak, ekmeklerde kullanılırdı… şeklindedir. Ulla Heıse, kahvenin doğduğu yerin Etitopya olduğunu söyler. İdris Bostan, kahvenin ilk önce Habeşistan’da yiyecek olarak çıktığını yazar. Talat Mümtaz Yaman ise “İlk vatanı Habeşistan olan ve VIII. Asrın sonlarına doğru (XIV.asır) Yemen’de, meyveden yapılmış bir içki olarak kullanılan kahve, X. asrın başında (XVI. asır) Mı­sır’a girmiş, oradan da Suriye’ye İran’a ve Türkiye’ye geçmiştir.” der. Kahvenin Habeşistan’da tam olarak ne zaman kullanılmaya başladığını tespit edilmese de kahvenin Habeşistan’dan Yemen’e ve oradan tüm dünyaya yayıldığını söylenebilir. Kahve ilk keşfedildiğinde yiyecek iken daha sonra keyif veren bir içecek halinde yaygınlık kazandı. Güzel bir kokusu olan kahvenin aynı zamanda uyarıcı etkisi sayesinde toplumlar tarafından benimsenerek vazgeçilmez bir içecek haline geldi.

      Ralph S. Hattox’da kahvehanelerin Arap kökenli bir kurum olduğundan bahsetmektedir. Bilinen ilk kahvehane Kahire’de 1521 yılında açıldı. Kahvenin ilk defa İstanbul’a gelişi ve ilk kahvehanenin kuruluşu hakkında birçok tarihçi kalem oynatır ancak tarihçilerin yaptıkları tarihlendirmeler birbirinden farklıdır. Bu konuda Hafid Efendi 1504 yılını gösterirken Abdurrahman Vefik ve Kâtip Çelebi 1543 yılını, Peçevi ve Hammer 1554 yılını son olarak Solakzade 1561 yılını göstermiştir.

      Kahve Osmanlı’da ilk başlarda açıkça tüketilen bir içecek değildir. Kahvehane kurumu da yoktur. Öncelikle kahve kullanımı Osmanlı Devleti’ne yerleşmiş olan Halvetiyye, Kalenderilik, Bektaşilik vb. siyasi anlamda güçlü tarikatlar ile başlamıştır ve bir süre sonra seçkin kişiler arasında yayılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman’ın özel doktoru Bedreddîn el-Kusunî, kahveyi “her derde deva” olarak bilinen ve ilaç yerine kullanılan tiryak ile bir tutar.

      17. yüzyılda Peçevi kahvenin ilk kez ortaya çıkmasını şu şekilde anlatır: “Yıl 962(1554). Dokuz yüz altmış iki tarihine gelinceye kadar başkent İstanbul’da ve kesinlikle bütün Rum ilinde kahve ve kahvehane yok idi. Söylenen yılın başlarında Halep’ten Hakem adında esnaftan bir adam ile Şam’dan Şems adlı kibar bir kişi gelip Tahtakale’de açtıkları birer büyük dükkânda kahve satmaya başladılar.” İstanbul’da 1554 yılında ilk kez bir ticaret siciline kahve için vergi kaydı yapılmıştır. Kanuni Süleyman dönemi kahvenin ilk kullanıldığı ve yaygınlaştığı dönem olarak dikkat çekicidir. Kanuni’nin son yıllarında kahvehane sayısının elliye çıkmış olması bunun iyi bir göstergesidir.

      Osmanlı’da kahvehaneler ilk kurulduğu zamanlar oraya her kesimden giden insanlar vardı. Kültürleri, eğitimleri, yaşayış biçimleri, meslekleri, kazançları birbirinden çok farklı bir grup insan topluluğunun kahvelerini içerken aynı zamanda birlikte edebiyat, sanat, siyaset gibi konularda sohbet edip, fikir alışverişi yaptıkları kültürel bir mekandı. Ayrıca bu mekân kadınların giremediği erkeklere özel sosyal bir mekandı.

     Kahvehanelerin insan kitlesi herkesi kapsasa da nitelik itibariyle çoğunluğunu okur-yazar kesim oluşturmakta idi. Bu kesimden kimseler sosyal ve kültürel anlamda yetkin, eğitimli insanlardı. Yapılan toplantılar katılanları daha çok bilgilenmeye, düşünmeye ve eleştirmeye yöneltiyordu. İşi, gücü olmayan kimselerin tek eğlence yeri de kahvehanelerdi.  Yapılan hoş sohbetlerin ve kahvenin verdiği keyif ile kahvehaneler günlük ziyaret edilen bir sosyal ve kültürel bir mekân haline geldi.

      Kahvehanelerin mimarisini ele alacak olur isek; kahvehanelere orta meydanı denilen kare bir avludan girilirdi. Bu mekânın çevresi bir metrelik oturma yerleri ile kaplıydı ve bazılarında ayakkabıların konulduğu bir kunduralık bölümü de vardı. Giriş kısmından 20-30 cm taban yükseklikte asıl ana mekân bulunuyordu ve burada da 30 cm yükseklikte oturma yerleri bulunabilirdi. Ana mekânın ortasında şadırvan veya ona benzer minik bir havuz ve yere gömülü su küpleri olabilirdi. Sedirlik adı verilen 20-25 kişinin sığabileceği kerevetli baş sedir bulunuyordu. Kahvelerin pişirildiği ve araç gereç konulan rafların yer aldığı bölüm kahvehanenin en merkezi noktasında yer alan yaşmaklık ocağın her iki yanında idi. Rafların yakınında dolaplar ve tütün ocakları vardı. Kahvehanenin duvarları ise oldukça güzel hatlar, nakışlar, resimler ile dekor edilmişti. Kahvehanelerin mekansal özellikleri köy odaları ya da birlikte eğlenme, sohbet etme mekanlarıyla da büyük benzerlikler taşımaktaydı.

       Osmanlı Devleti’nde kahvehaneler günlük hayatta büyük bir toplantı yeriydi. Kahvehaneler sosyal ve kültürel bir kurum olmasının yanında kamusal bir kurumdu. Toplumun ortak yararını belirlemeye ve gerçekleştirmeye yönelik düşünce ve eylemlerin üretildiği ve geliştirildiği ortak toplumsal bir mekandı. Buraya toplanan insanlar kültürel sohbetlerin yanında devletin işleyişinde bozulmalar meydana gelmesiyle siyasal sohbetlerde edeceklerdir. Bu durum aslında hem devleti eleştirmektir hem de padişahı eleştirmektir. Bu devlet için büyük bir tehdit olarak görüldü ve sonucunda bir süre sonra kahvehanelerin görünür de ahlaksızların gerçekte devlete karşı muhaliflerin toplandığı yer gözüyle bakılarak kapatılması için önce Şeyhülislam tarafından fetvalar verildi daha sonra kahvehanelere karşı tepkilerin daha da kızgınlaşması ile Padişah tarafından bizzat yasaklandı.

     Kanuni Sultan Süleyman döneminde dinsel yasaklar meydana geldi. Bu konuda ilk yasak Ebusuûd Efendi’nin fetvalarında açıkça görülmektedir. Şeyhülislam Ebusuûd Efendi kahvenin tiksinilesi bir içecek olduğunu ve kahveyi içenlerin günahkârlar ve ahlaksızlar olduğunu söylemesinin yanı sıra kahvehanelere, keyiflerine düşkün kimselerin toplanıp satranç, tavla vb. oyunlar oynayıp boş sözler söylenmesinin yanında afyon ve kahve içtiklerini ve bunların haram olduğunu fetvalarında belirtir. Eğer ki fetvayı dikkate almayanlar olursa ceza olarak sürgün, şiddetli dayak ve uzun süre hapiste kalırdı. Bu konuda yetkililer görevini doğru bir şekilde yerine getirmezse veya ihmal ederlerse görevinden azledilirdi.

      Kahvenin yasaklanması ve kahvehanelerin kapatılması için çıkarılan fetvalar ve yapılan baskılar ne kahve içimini engelleyebildi ne de kahvehanelerin kapatılmasını engelleyebildi. Artık açık bir şekilde kahve içilmiyordu fakat gizli kapaklı bir şekilde içilmeye devam ediyordu. Aynı zamanda arka sokaklarda denetimin yetersiz olduğu yerlerde kahvehaneler kuruluyordu. Kahvehaneye giden kesimlerde alışkanlıklarından vazgeçmek istemedikleri için bu yasaklara tepki gösterdiler.

      Kahveye karşı başlatılan dini yasakların yanına siyasal yasaklarda eklenmeye başladı. II.Selim ile başlayan yasaklanmalar III.Murat döneminde kahvehanelerin kapanmasıyla sonuçlandı. Otoriter bir padişah olan IV. Murad içki ve tütünün yanında kahvenin de içilmesini fermanlar ile yasaklayıp bu konuda ne kadar sıkı tedbirler almış olsa da hiçbiri kar etmedi. Çünkü kahve gizli bir şekilde tüketilirken kahvehanelerinde gizli saklı yerlerde sayıları gün be gün arttı. Kahvehaneye giden kesim içinde bir değişiklik olmadı, yasaklanmalara tepki gösterip günlük ziyaret yerlerine gitmeye devam ettiler. Belli bir süre sonra konulan yasaklarında seçkin kimselerinde baskısı ile git gide varlığını yitirmesine ve kaldırılmasına sebep oldu. Hatta saray teşkilatında Padişahın kahvesini yapan “Kahveci başı” adında bir görevli bile atandı. Bu durum hızlı bir şekilde toplum tarafından benimsenmiş ve yayılmış kahve içeceğinin devlet tarafından da benimsenmesini sağladı.

       Kahvehanelerin dinsel ve siyasal hoşgörü ile karşılanması hem kahvehanelerin sayısını artırdı hem de kahvehanelerde çeşitlilik olmasını sağladı. Osmanlı’da kendine has Aşık kahvehaneleri, Meddah kahvehaneleri, Köy Kahvehaneleri, Mahalle kahvehaneleri ve Yeniçeri kahvehaneleri vb. kahvehane türleri ortaya çıktı. Bu durum kahvehanelere giden insanların da ayrışmasına sebep oldu.

     19. yüzyılda Osmanlı’nın yaşadığı toplumsal ve siyasal dönüşüm kahvehanelerin genel işlevlerinde de büyük değişimlerin yaşanmasını sağladı. Devlet yönetim merkezlerinde kahvehaneler açılması üst düzey yöneten sınıfının, devlet adamlarının kahvehanelere gitmesinde büyük bir etkendir. Aynı zamanda iş dünyasındaki önemli kimselerin uğrak noktası oldu. Modernleşmeden payını alan kahvehanelerde değişimin en önemli mekânı oldu, dinsel ve mistik öğeler içeren demirbaş ve duvar süslemelerinin yerini giderek daha modern ve çağdaş değerleri ifade eden objeler almasıdır.

      Gazetelerin kahvehanelere girmesi kahvehanelerin işlevini değiştiren diğer bir unsurdur. Bu durum kahvehanelerin etkinlik alanlarında farklılık yarattı. Okuma-yazma bilen kimseler gazeteleri kahvehanelerde toplu alanlarda okumaya başlamasıyla kitle iletişim aracı olan gazetenin yardımı ile bir kamuoyu oluşturulabiliyordu. Gazete okuma etkinliğinin yaygınlaşması, kitle iletişim araçlarından gramofon ve radyonun da bir süre sonra gazetenin izinden giderek kahvehanelere girmesinde etkin bir rol oynadı.

     Kahvehanelerde kitle iletişim araçları sayesinde büyük bir kamuoyu oluşturulabilirdi. Yeni fikir akımlarının önderleri bu durumu iyi bir şekilde kullandı ve fikirlerini toplumsal tabana yaydı. Aynı zamanda kahvehaneler ideolojik birer eğitim mekânı haline geldi.1911 yılında Yusuf Akçura’nın ‘Türklerin Medeniyete Yaptıkları’ isimli konuşmasını Fevziye Kahvehanesinde yapması, yine aynı kahvehanede ilk sinema gösteriminin yapılması, kahvehanelerin dönemin toplumsal dokusu içindeki yerini net bir şekilde anlamamıza yardımcı olmaktadır.” Osmanlı Devleti’nde 19.yüzyılda siyasi fırkaların kurulması ile kahvehanelerde farklı farklı siyasi görüşler temsil edilmeye ve tartışılmaya başlandı. İttihat Terakki Fırkası ve Ahrar Fırkası kendi örgütlenme ve propagandaları için kahvehaneleri kullandılar. Kahvehaneler ideolojik düşüncelerin merkezleri haline gelmesiyle birlikte fırkalar arasındaki rekabet ve mücadeleye ortam hazırladı. Aynı zamanda her köşe başında kahvehaneler kurulması kahvehane sayısında büyük bir artış görülmesini sağlasa da bu kahvehaneler niteliksiz ve kalitesizdi.

      Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtilaf devletleri ve İstanbul Hükümeti arasında imzalanan barış anlaşmalarına dayanarak İtilaf güçleri Osmanlı’ya ait toprakları işgal etmeye başladılar. Osmanlı Devleti fiilen itilaf devletlerinin kontrolüne girmişti. İşgaller karşısında halk ve aydınlar büyük tepki gösterdiler ve işgallere karşı koymak için kahvehanelerde örgütlendiler. Millî Mücadele döneminde bazı kahvehaneler İstanbul ile Anadolu arasındaki bağlantıyı sağladı. Ankara Hükümeti’nin yasaklanan yayınları bu kahvehanelerden takip edildi. Aynı zamanda kahvehaneler hem iletişimin saplandığını hem de gerekli mühimmat aktarımlarının yapıldığı yerlerdi. Anlaşıldığı üzere kahvehaneler Cumhuriyet’in kurulmasında toplumsal bir rol üstlenmiştir.

      Günümüzde kahvehaneler ve kıraathaneler aynı mekân için kullanılmaktadır. Kahvehanelerin yapısı ilk kurulduğu zamana göre oldukça farklıdır. Kahvehaneler şu an okur-yazar kesimin tercih etmediği, belli bir kesimin sürekli gittiği ve zaman öldürdüğü yerler haline geldi. Satranç yerini tavla ve kâğıt oyunlarına bıraktı. Çay ise kahveye tercih edilir hale geldi. Şiir, edebiyat vb. sohbetler yerine insanlar arası ilişkiler üzerine konuşmalar yapılmaya başlandı. Kahvehaneler eski niteliklerini kaybetti. Kahve içilen yerler ise popüler kültür çevresinde oluşan mekanlar olarak ortaya çıktı. Buralar erkek ve kadınların gidebildiği sosyal ve kültürel mekanlardır. Kahvehanelerin işlevinin bir kısmını bugün “Cafe” adı verilen mekanlar üstlendi. Bu mekanların sayısı ise gün geçtikçe artmaktadır.


Okuma Önerileri

HATTOX R. S., Kahve ve Kahvehaneler Bir Toplumsal İçeceğin Yakındoğu’daki Kökenleri, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Çev. Nurettin Elhüseyni, İstanbul, 1996.

HEISE U., Kahve ve Kahvehane, Dost Kitabevi, Çev. Mustafa Tüzel, Ankara, 2001.

TOROS T., Kahvenin Öyküsü, İletişim Yayınları, İstanbul, 1998.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.