İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İbn Haldun, Montesquieu ve Diamond’da Coğrafi Determinizm: Coğrafya Tam Anlamıyla Kader Değildir

İnsan içerisinde bulunduğu doğal koşullardan ne denli etkilenir? Coğrafya kader midir? Toplumlar, tarihsel süreçte neden farklı gelişim aşamalarından geçmiştir? benzeri sorular, tarih boyunca İbn Haldun, Montesquieu, Diamond, Ratzel gibi muhtelif filozoflar, bilim adamları, araştırmacılar tarafından irdelenmiştir. Günümüze değin yapılan kapsamlı incelemelerin sonucu, insan, toplum ve doğa üçgeninde tahakküme varan bir ilişkinin olduğu sonucuna ulaştırır. İnsan ve toplumlar, tarihin neredeyse her evresinde doğanın boyunduruğu altında yaşamış ve ona uyum sağlamak zorunda kalmışlardır. O halde bu tablo insanoğlu için kaçınılmaz bir kader midir? Meseleye İbn Haldun ve onun düşünceleriyle başlayalım.

Asıl ismi Ebu Zeyd Abdurrahman olan İbn Haldun, soyu Yemen Araplarına dayanan köklü bir aileye mensuptur. 1332’de Tunus şehrinde doğmuş, çocukluğunu burada geçirmiş, önemli âlimlerden dersler almıştır. Merini sultanlarının hizmetinde bulunmuş, sarayda mühürdarlık, haciblik, kâtiplik ve vezirlik görevlerini yürütmüştür. Bir süre Fas, İfrikiye, Tilemsen ve Gırnata’da ikamet eden İbn Haldun, 1374– 1378 yılları arasında Mukaddime’yi kaleme almıştır. Tunus’ta bir süre kaldıktan sonra Mısır’ın Kahire şehrine gider. Kahire’de ilmi tedrisatın yanı sıra daha çok kadılık görevinde bulunur. Ömrünün kalan 24 senesini burada geçirir ve 17 Mart 1406 tarihinde Kahire’de vefat eder. Böylece İbn Haldun, Endülüs’ten Mısır’a kadar olan geniş bölgede yaşaması ve devlet kademelerinde çeşitli görevlerde bulunması sayesinde farklı toplumsal ve siyasi olayları gözlemleme imkânı bulmuştur.

İbn Haldun’un felsefi ve tarih literatüründe bu denli önemli olmasının nedeni, onun bir tür coğrafi determinizm vurgusudur.  Mukaddime adlı eserinde İbn Haldun; insan ve çevre etkileşimi, devlet ve ulusların yayılışı, göçebe ve yerleşik kültürlerin genel özellikleri, kır ve şehir hayatı, nüfus gibi çeşitli konuları coğrafi açıdan irdelemiştir. İbn Haldun, bahsi geçen konuları delilleri ile birlikte ele almış ve bu durumu etkileyen coğrafi faktörleri de izah etmiştir. O, söz konusu eserde sadece beşeri hususları ele almaz, bu hususlara etki eden dış faktörleri de izah eder. Örneğin, yeryüzünün uygarlık bölgelerini genel hatlarıyla inceler ve bu bölgelerde iklimsel faktörlerin insan ve uygarlığın gelişimini etkilediğini öne sürer.

               İbn Haldun’un coğrafya ve beşer ilişkisine dair görüşlerinin temelinde İslam dini yatmaktadır. Nitekim ondan önceki Gazali, Kindî, Mesudî gibi İslam alimleri tabiat ve insan ilişkisini incelemişlerdir. Bazı alimler bunu kader ile ilişkilendirmiş, bazıları da illiyet kavramını kullanarak daha felsefi bir açıdan yaklaşmışlardır.

               İbn Haldun’un deterministik görüşlerini inceleyecek olursak, meselenin özünde insanın olduğunu görürüz. İnsan, doğrudan çevresi ile bütünleşen, yaşadığı bölgenin coğrafi koşullarından etkilenen bir varlıktır. İbn Haldun, Mukaddime’de insanı ele alırken ona bu noktadan yaklaşmıştır. Örneğin yeryüzünü yedi iklim bölgesine ayırmış ve bu bölgelerdeki toplumların gelişmesinde iklimin öneminin bir hayli fazla olduğunu vurgulamıştır. Müellife göre iklim şartları insanları fiziksel, ruhsal ve ahlaki açıdan etkilemekle beraber, bir beşer ürünü olan uygarlık, devlet, şehir ve kasabaların dağılışını ve gelişimini belirlemiştir.

İbn Haldun tabiat ve insan bağlamında, yedi iklim bölgesini genel manada üç grupta ele alır. Birinci grupta uygarlığa elverişli olan 3. 4. ve 5. iklim bölgeleri bulunmaktadır. Bu bölgeler, insan için en uygun iklim koşullarını barındırmaktadır. Yine 2. ve 6. iklim bölgeler nispeten uygarlığa elverişli ve insan doğasına uygundur. Güneydeki 1. ve kuzeydeki 7. iklim bölgesi ise uygarlığa elverişli olmayan ve toplumsal hayatın gelişmediği sahalardır. Yine bu sahaların nüfusu ve şehirleşmeleri, bulundukları iklim koşullarıyla paralel ilerlemektedir. İklim şartlarının en uygun olduğu yerlerde uygarlıklar daha iyi gelişir. İbn-i Haldun’a göre uygarlıkların gelişimine en elverişli koşullara alanlar dördüncü iklim kuşağındadır; yani Akdeniz adaları, Endülüs, Güney İtalya, Mezopotamya, Maveraünnehr havalisi vb. orta kuşaktır.

Bu bölgelerde yaşayan toplulukların her biri, kendi karakteristik görünüşlerini yansıtmaktadır. Sıcaklık ile insanın ten rengi arasında sıkı bir ilişki vardır. 1. İklim bölgesi insanlar siyahi bir ten rengine sahip iken 7. bölgede yaşayanlar, güneşin etkisinin az olması dolayısıyla oldukça açık bir renge sahiptirler. Bu bağlamda insanların dış görünüşleri genetik kalıtımdan ziyade, coğrafi şartlarla ilişkilidir. Bununla birlikte iklimin sadece dış görünüş ile ilgisi bulunmamakta, aynı zamanda insanların ruh hallerini de etkilemektedir. İbn Haldun’a göre iklimin temel elemanlarından olan sıcaklık ve nemli hava insanların vücutlarında birtakım değişimlere yol açarak, insanı dolaylı olarak mental ve duygusal yönden etkilemektedir. Bu bağlamda sıcak ve soğuk iklimlere sahip bölgelerde; sahil, dağ ve yüksek kesimlerde yaşayan insanlarda birtakım duygusal farklılıklarının olduğunu ileri sürmüştür.  Örneğin zenciler; işlerinde hafif ve aceleci ayrıca zevk ve keyfe fazla düşkündürler. Hatta onlar, dans etmeye çok düşkündürler ve bu nedenle her duydukları müziğe göre dans etmeyi severler. Çünkü ekvatoral bölgelerde sıcaklık, siyahilerin fizyolojik ve karakteristik yapılarına işlemiştir. Bu özelliklerinden dolayı, İbn Haldun, siyahilerin bir çok yerde “ahmak” olarak nitelendirildiklerini ifade etmektedir. İbn Haldun’a göre bu durumun temel sebebi sıcaklığın insan bünyesi üzerindeki etkisidir. Zira sıcaklık, havayı ve buharı genişletir ve atomların içine nüfuz ederek sayılarını artırır. Söz konusu durumun en güzel örneği hamamlarda müşahede edildiğini yazan İbn Haldun, hamamların sıcak havası, insanların ruhlarına girerek, bedende bir ferahlama ve keyiflenme hissi verdiğini yazmıştır. Böylece sıcak iklimlerde yaşayan insanların bedeninde sıcaklığın tesiriyle bir gevşeme durumu ortaya çıkar. İbn Haldun’a göre işte bu nedenle hamamlara giren insanlar, sıcaklığın tesiriyle neşelenir ve mutluluğun verdiği his ile şarkı söylemeye başlarlar. Siyahilerin, yukarıda ileri sürülen zevk-ü sefa düşkünlüğünün, İbn Haldun’a göre temeli budur.

               İbn Haldun’u bir determinist olarak değerlendirmemize neden olan bir başka bir görüşü de beslenme türünün insanı fiziksel, ruhsal ve ahlaki açıdan etkilediğini öne sürmesidir. Nitekim İbn Haldun’a göre vücuda alınan gıda ile insanın fiziki ve zihinsel yapısı arasında sıkı bir ilişki vardır. Bu bakımdan gıda maddesi bakımından verimli ovalarda yaşayan, kırlarda yaşayan göçebeler ve şehirde ikamet eden insanlar arasında bolluk ve beslenme açısından farklılıklar gözlemlenmektedir. Beslenme alışkanlığında görülen söz konusu farklılıklar, insanların vücut yapılarına, zihinlerine ve mizaçlarına tesir etmektedir.

İbn Haldun’a göre hayatın her alanında bir değişim ve başkalaşma söz konusudur. O’na göre ulusların, cemiyetlerin gelenek ve görenekleri; devlet ve şehirlerin durumu istikrarlı bir süreç izlemez. Tarihi ve beşerî olaylar zamanla değişime uğrar. İbn Haldun’a göre bu değişimler ve başkalaşımlar rastgele meydana gelmez. Bilakis, bu değişim ve başkalaşımlar belli yasalara göre gerçekleşmektedir. Örneğin, bedevi Arapları sahrada yaşama sevk eden temel etken develerdir. Çünkü çöl koşullarına uyum sağlamış olan develer, çöl bitkileri ile beslenmektedir. Bu bakımdan uzun süre çöllerde yaşamalarından dolayı, çöl şartları bedevilerin adet ve alışkanlıkları haline gelmiş, bu durum onların doğasına ve huylarına işlemiş ve onları vahşileştirmiştir.

Coğrafi Determinizmin Gelişimine Kısa Bir Bakış

Coğrafi determinizm, insan davranışlarının çevresel faktörler tarafından belirlendiğini öne süren ve 2. Dünya Savaşı’na değin oldukça baskın olmuş bir görüştür. Grek ve Romalı filozoflar, insanların doğal koşullar tarafından şekillendiklerini iddia eden ilk isimlerdir. Ksenephon ve Thukydides, Atina’nın karakteristik özelliklerinden bahsederken, onun doğal koşullardan ve bölgenin coğrafi yapısından etkilendiğini yazmışlardı. Strabon da Roma’yı benzer bir şekilde tanımlamıştı. Aristoteles, Avrupalılar ile Asyalılar arasındaki farkın iklimsel farklılıklardan kaynaklandığını öne sürmüştü.  Ona göre sert coğrafi şartlardan ötürü Avrupa, cesaretli insan modelini yaratırken; Asya’da cesur insan modeli ortaya çıkmamıştı. Oysa ona göre Asya insanı, üstün düşünce yeteneğine ve sanatta kabiliyete sahipti. Antik Yunan dünyası ise bulunduğu ılımlı konumdan dolayı iyi özellikler bahşeden insanları meydana getirmişti.

Strabo’dan Montesquieu’ya kadar soğuk iklimin cesaretli, sıcak iklimlerin ise kurnaz insanı yarattığı görüşü hakimdi. Coğrafyanın insan ve toplum üzerindeki etkileri hususunda Arap coğrafyacıları da sınıflandırma yoluna gitmişlerdi. Örneğin El Cahız, İbn Haldun gibi insanların ve hayvanların ten renginin su toprak ve sıcaklık sebebiyle farklı olduğunu yazmıştı. Türklerin ve Arapların faziletlerine dikkat çekmişti. Fiziki çevrenin, fiziki olmayan faktörlere etki ettiğini iddia etmişti. İmmanuel Kant da insanların kişisel özelliklerinin çevresel faktörlerden kaynaklandığını öne sürdü.

XVIII. yüzyılın önde gelen düşünürü Montesquieu ise coğrafi determinizmin ön plana çıkmasında etkili oldu. Ona göre insanı yöneten birtakım şeyler vardır. Bunlar; din, yasalar, gelenekler, toplumun geçmiş kimliği, çevre vb.’dir. Toplumun belirleyicisi olan çevrenin en temel unsuru o toplumun yaşadığı iklimdir. İklim, toplumda bireylerin mizacını, ahlakını, bireyin topluma uyum derecesini belirler. İnsanı yöneten iklim, yönetimin doğasını oluşturur. Yönetimi oluşturan unsur da toplum yani insandır. İklim insan mizacını ve dolaylı olarak da yönetimi ve yasaları etkiler. Bu bakımdan ortak davranış şekillerine sahip olmalarını sağlayacak fizyolojik özellikleri kazandırır. İklimin ve yer şekillerinin etkilerinden kaynaklı olarak kazanılan fiziksel özellikler ve mizaç, farklı iklimlerde yaşayan insanlar açısından değişiklik gösterir. Yönetimin doğasını oluşturması bakımından farklı iklim bölgelerindeki toplumlar; farklı yasalarla, farklı yönetim şekilleriyle yönetilirler. Her toplumun özelliklerinin farklı olmasından kaynaklı olarak yönetimleri de kendilerine özgüdür.

Montesquieu’ya göre doğa ve toplum arasındaki ilişkiyi düzenleyen ilk kanun doğa kanunlarıdır. İnsanın bulunduğu coğrafyaya göre şekillenmesine örnek olarak Montesquieu, soğuk iklimde yaşayan insanların fizyolojisinden söz eder. Müellife göre soğuk iklim insan vücudundaki liflerin gerginleşmesini sağlar. Liflerinin bu gerginlikten kaynaklı olarak güçlü oluşu hazmı zor olan yiyecekleri dâhi kolaylıkla sindirmelerini sağlamaktadır. Liflerin gerginliğinin diğer bir sonucu ise kanın kalbe akışını kolaylaştırmaktır. Kan akışını düzenleyen bu durum kalbin daha iyi işlemesine ve vücuttaki sıvıların daha dengeli olmasına sebep olur ve soğuğun etkisiyle bedenleri dinçleşir. Bundan ötürü soğuk bölgelerde yaşayan topluluklar genellikle kuvvetli olurlar. Kuvvetli olmalarının sonucu olarak da cesur kimseler olurlar, kendilerine güvenirler ve bu yüzden hileye başvurma gereksinimi duymazlar.

Sıcak iklimler bu durumun tam tersine liflerin ucunu esnekleştirir. Bu durum bu iklimlerde yaşayan toplulukların güçlerini ve esnekliklerini azaltmaktadır. Güçlerinin az olmasından dolayı çekingendirler. Bu sonuç geçmiş savaşlara bakılarak kuzey kesiminde yaşayanların güneyde yaşayanlardan daha cesur ve kuvvetli olmasından yola çıkılarak ortaya konmuştur. Ayrıca bu bölgenin insanlarının lif yapısındaki esneklik sonucu ağır yiyecekleri hazmetmeleri de zorlaşmaktadır.

Bu zevk ve sefaya düşkün olma durumlarında farklılık olduğu gibi acıya karşı dayanıklılıklarında da farklılıklar görülmektedir Sıcak iklim bölgelerinde, sıcaklık ciddi anlamda çok yüksek olduğundan insan bedeni halsiz düşer. Bu halsizlik ve yorgunluk hali bu bölgedeki insanların ruhlarına tesir etmektedir. Bu ruh hali de o bölgede yaşayanlarda ne bir istek ne bir çabalama hali ne de cesaret ve mertlik hali bırakmaktadır. Bunun sonucu olarak da eylemlerinde pasifleştikleri görülmektedir. Pasif hallerinden mutlu olurlar. Mevcut mutlu durumlarını sarsmamak için de risk almadıkları görülür.

XIX. yüzyılda Antropolog Carl Ritter (1779-1859), coğrafi determinizmin antropolojik formunu ortaya atar. 1817’de yayımlanan Dünya Bilimi adlı eserinde Carl Ritter, dünyayı Tanrı’nın bir tasarımı olarak görür. Ona göre coğrafyanın asıl amacı, insan ile doğa arasındaki etkileşimi ortaya çıkarmaktır. Eserinde de insanoğlunun tarihi ile yaşadığı zemin arasındaki ilişkinin görülmesini amaçlamıştır. Böylece Ritter, insanlığın ve insanın karakteristik özelliklerinin, Dünya organizmasının bir parçasını oluşturan unsurlar olduğunu ve içindeki tüm parçaların bu şekilde birbirine bağlı olduğunu savunur. O tam anlamıyla coğrafi determinizmin savunucusu olmasa da insanın içinde bulunduğu coğrafi şartların insan gelişimi üzerinde etkilerini vurgulamıştır. Buna örnek olarak onun Türkmenlerin fizyolojisine dair iddiası gösterilebilir. Ritter’e göre Türkmenlerin küçük ve çekik gözlü, göz kapaklarının şişkin olması çöl koşullarının organizma üzerinde açık bir etkisidir

Ritter’e nispeten coğrafi determinist olarak nitelendirilebilecek bir diğer bilim adamı Friedrich Ratzel’dir (1844-1904). Determinizm akımı onun coğrafya alanında yaptığı çalışmalarla büyük hız kazanmıştır. İki ciltlik Antropogeographie adlı eserinde, fiziki çevrenin insan üzerindeki tesirini ortaya koymuştur. İnsanların yeryüzünde grup oluşturma biçimlerini, bu grupların yeryüzünde dağılışını ve göçlerini inceleyen Ratzel, genetik oluşumları bir tarafa bırakarak insanı dış çevreye bağlı olarak ele almıştır. İnsanı fiziki çevrenin bir ürünü ve tabiatın etkisinde hayatını idame eden bir canlı olarak gören Ratzel, insanın fiziki çevrenin kurallarına boyun eğdiği sürece hayat mücadelesinde başarılı olabileceğine inanmaktadır.

Ratzel, çevresel determinizm görüşünü açıkça savunduğu Politische Geographie isimli eserinde, çevre ile siyasi birimler arasındaki ilişkiye dikkat çekmiştir. Söz konusu eserinde Ratzel, devleti canlı bir organizma gibi ele almıştır. Organik Devlet Teorisi olarak bilinen görüşe göre devlet, bir canlı gibi doğar, gelişir, yaşlanır ve ölür. Böylece Ratzel, devletlerin gelişmeleri ve hâkimiyetlerini devam ettirmeleri için yeni sahalar kazanmayı gerekli görmüş, bunun bir biyolojik zorunluluktan kaynaklandığını savunmuştur (Akengin, 2013: 37). Bu bağlamda Ratzel, insanın diğer canlılar gibi fiziki çevrenin kanunlarına göre hayatını sürdüren bir varlık olarak görmüş, insan karşısında çevrenin üstünlüğü savunmuştur

Charles Darwin’in Türlerin Kökeni’nde ortaya attığı doğal seçilim teorisi, determinizm konusunda yeni bir çığır açmıştır. Darwin, doğal dünyada düzen mekaniğinin nasıl çalıştığını açıklayarak, insanlığın doğal dünyanın işleyişini daha net bir şekilde anlamasını sağlamıştır. Darwin’in hipotezinde önemli olan, her organizmanın uyması gereken çevresel koşullara uyum sağlaması ve var olma mücadelesiydi, aksi takdirde bu tür ortadan kalkacaktı. Bununla Darwin, esasen insan-çevre denklemini doğal bir bilim yasasına bağladı; insanlığın doğal koşullardan kaçamayacağını gösterdi. Ancak Darwin’in ehemmiyeti, çevresel determinizme katkılarından çok, biyolojik determinizm hususundaki iddialarıyla ilgiliydi.

Jared Diamond ve Coğrafi Determinizm

Jared Diamond, sosyal ya da beşerî bilimci değil, bir biyologdur. Yeni Gine’de kuşların evrimi üzerine araştırma yaptığı sırada Yali isimli bir Yeni Gineli’yle tanışır ve sohbet etmeye başlar. Yali, Yeni Gine’de tanınmış bir siyasetçidir ve Diamond’a Yeni Gine’de neden beyazların üstün bir konumda olduklarına yönelik sorular sorar. Yeni Gine’de niteliksiz bir beyaz, nitelikli bir Yeni Gine yerlisinden daha iyi yaşam koşullarına sahiptir. Diamond, Yali’yle sohbetinden Yali’nin kendisine şöyle bir soru sorduğu söyler: “Neden siz beyazların bu kadar çok malı var, bunları Yeni Gine’ye neden getirdiniz ve biz siyahların kendi malları neden bu kadar az?” Diamond, Yali’nin sorusuna yirmi beş yıl sonra Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabını yazarak cevap vermeye çalışır; Kitabında neden farklı yerdeki insanların eşitsiz geliştiğini sorgular: “O halde çağdaş dünyadaki eşitsizliklerle ilgili sorumuzu şöyle sorabiliriz: İnsanlar neden farklı kıtalarda farklı hızda gelişti? Tarihin seyrini oluşturan şey bu hız farklılıklarıdır ve benim kitabımın konusu da işte budur.”

Diamond, İbn Haldun’dan yüzyıllar sonra bu konuya ağırlık vermiş olsa da ikisi de farklı yerlerdeki toplumların neden farklı hızda geliştiğine benzer cevap verir: Coğrafi faktörler.

Diamond, bir toplumun gelişmesi için ön şart olarak bitkilerin ve hayvanların evcilleştirilmesi gerektiğini belirtir. Çünkü tarımsal hayata geçen toplumlarda, ekonomik olarak karmaşık, toplumsal olarak katmanlı, teknolojik yeniliklere açık ve siyasi olarak merkezi yapılar gelişir. Çiftçilik yapan insanlar, avcı-toplayıcılık yapanlara göre daha avantajlıdır. Tarım ve hayvancılık yapan insanlar, avcı-toplayıcılık yapan insanlara göre daha fazla besin elde ederler. Örneğin bir dönümlük toprakta %0,1 oranında yenilebilir bitki ve hayvan vardır. Fakat çiftçiler, yetiştirdikleri bitki ve hayvanlarla bu oranı %90’a çıkarabilirler. Ayrıca evcilleştirilen hayvanların gücünden ve gübresinden faydalanarak tarımsal ürün verimi arttırabilirler. Tarımsal üretim yerleşik düzeni gerektirir. Yerleşik düzende olunması, nüfusun artmasını sağlamaktadır. Bu artışı iki unsur tetikler. Bunlardan ilki doğum oranının yükselmesidir. Avcı-toplayıcılar göç etmeleri ve sınırlı yiyecek sağlamalarından dolayı doğum arası ortalama dört yıldır. Çiftçilerde ise doğum arası ortalama iki yıldır. İkincisi çiftçiler, avcı-toplayıcılara göre daha fazla yiyecek üreterek daha fazla kişinin beslenmesini sağlayabilmektedir. Bu iki unsurun etkisiyle yerleşik düzene geçen insanların nüfusu, avcı toplayıcılara göre daha hızlı artmaktadır

Yerleşik düzene geçen insanlar, yiyecek fazlası besinleri depolayabilmektedir. Avcı toplayıcılar, göç ettikleri için sadece yanlarında taşıyabilecekleri sınırlı besini depolayabilir. Ancak çiftçiler, ürettikleri bütün besinlerin fazlasını saklayabilirler. Böylece yiyecek üretiminde çalışmaya ihtiyaç duymayıp başka bir alanda uzmanlaşan toplumsal tabakalar oluşmaktadır. Bu tabaka iki türlüdür. Biri krallar, diğeri bürokratlardır. Bu yönetici kesim, zamanla yiyecek üretenleri denetim altına alıp, topladıkları vergilerle ayrıcalıklı bir sınıf haline gelirler. Yöneticiler, vergi yoluyla oluşturdukları yiyecek stokuyla başka uzmanları da besleyebilmektedir. Bu durum sürekli orduların, kılıç gibi silah ve teknoloji üretebilen zanaatkarın, yazıcı gibi kesimlerin oluşmasını sağlayabilmektedir.

İnsanlığın gelişimi için bu denli ehemmiyetli olan ve bir topluluğu diğerinden üstün kılan tarım, bazı yerlerde erken bazı yerlerde geç başlamıştır. En erken başladığı yer Bereketli Hilal’dir. Diamond, ilk tarımın Bereketli Hilal’de başlamasını birkaç nedenle açıklamaktadır. Birincisi Bereketli Hilal, Akdeniz iklimine sahiptir. Akdeniz iklimi, kışları ılık ve yağışlı olurken yazları uzun, sıcak ve kuraktır. Bu iklim, tahıl ve baklagil türleri için uygundur. İkincisi, buğday ve arpa gibi tahıl bitkileriyle birlikte tarım bitkilerinin çoğunun yaban ataları bol miktarda Bereketli Hilal’de vardır. Üçüncüsü buradaki tarım bitkilerinin çoğu erdişidir. Yani kendi kendilerini tozlayarak çoğalabilirler. Üçüncüsü, Bereketli Hilal’deki Akdeniz kuşağı dar bir bölgede çeşitli yüksekliklere ve yüzey şekillerine sahiptir. Yeryüzünün en alçak yeri Lût Gölü ile 5400 metre yüksekliğindeki Tahran yakınındaki dağlar arasındaki arazi yüksekliği farkları sayesinde çeşitli çevre koşullarına sahiptir. Bunun sonucunda tarım bitkilerinin yabani ataları çeşitlilik gösterir. Yükseklik farkından dolayı yenilebilir bitkilerin hasat zamanı değişmektedir. Yüksek yerlerdeki yabani tarım bitkileri, alçak yerlerdekilere göre daha geç olgunlaşır. Böylece avcı toplayıcılar, bütün yenilebilir bitkilerin tek zamanlı hasadına bağlı kalmaz. Yılın farklı zamanlarında olgunlaşan yenilebilir bitkileri toplayabilirler. Daha sonra ilk çiftçiler, yüksek yerlerdeki düzensiz yağan yağmurlara bağlı yenilebilir bitkilerin tohumlarını daha yağışlı ovalara dikerek yetiştirmekte zorlanmadılar.

Ayrıca, Bereketli Hilal biyolojik çeşitlilik bakımından zengindi. Hem tarım bitkileri hem de evcilleştirilebilir büyük memeli hayvanlar açısından avantajlıydı. Bereketli Hilal’de tarım, “temel bitkiler” diye isimlendirilen sekiz bitkinin evcilleştirilmesiyle başladı. Bu bitkiler Dünya’daki tarımın temelini oluşturur. Temel bitkiler, tahıllardan çift sıralı buğday, tek sıralı buğday ve arpa; baklagillerden mercimek, bezelye, nohut ve acı burçak; liflerden keten bitkisidir. Bunlardan sadece arpa ve keten bitkisi, Bereketli Hilal ile Anadolu dışından yaban halde yaygın olarak vardı. Ayrıca çift sıralı buğday sadece Bereketli Hilal’de vardı. Bereketli Hilal, önemli tarım bitkilerinin yabani halde bulunması bakımından diğer yerlerden üstün bir konumdaydı.

Evcilleştirilebilir büyük memeli hayvanların yaban ataları, Dünya’ya eşit olarak dağılmamıştı. Bereketli Hilal, büyük memeli hayvanların yaban atalarının olması bakımından diğer bölgelere göre oldukça avantajlıydı. Bereketli Hilal’de ilk beşliden keçi, koyun, domuz ile ineğin yaban atası vardı ve çok erken tarihte evcilleştirilmişti. Bu dörtlünün her biri Bereketli Hilal’in farklı yerlerinde evcilleştirilmişti. Ama bu yerler birbirine yakındı. Nitekim bölgenin farklı yerlerinde evcilleştirilen türler birbirlerine kolayca aktarıldı. Böylece ilk beşin dört türü Bereketli Hilal’in her yerine yayıldı.

Bereketli Hilal’in diğer yerlere göre coğrafi avantajları ve evcilleştirilebilir bitki ile büyük memeli hayvanların bulunması üstünlüğü nedeniyle yiyecek üretimine geçilmesine uygundu. Bu sayede Bereketli Hilal’deki insanlar diğer yerdeki insanlara göre daha erken yiyecek üretimine geçmiştir. MÖ. 9000’de insanların hiç tarım ürünleri ve evcil hayvanları yoktu. Ancak MÖ. 6000’de bazı toplumlar nerdeyse tamamen çiftçilikle geçinmeye başlamıştır.

Jared Diamond, uygarlıkların eşitsiz gelişiminin kökenini tarihte arar. Tavcı-toplayıcılıktan çiftçiliğe ilk geçen toplumların daha hızlı geliştiğini söyler. İlk yerleşik düzene geçen toplumların daha hızlı geliştiğini belirtir. Çiftçiliğe geçişte ise coğrafi koşulların etkisini vurgular. Coğrafi koşulların uygun olduğu yerlerde insanlar, avcı-toplayıcılıktan çiftçiliğe daha erken geçmiştir. Yine coğrafi koşulları uygun yerdeki çiftçiler, avcı-toplayıcılara ve coğrafi koşulların daha elverişsiz yerlerdeki çiftçilere göre daha fazla yiyecek üretimi sayesinde daha hızlı gelişmişlerdi. Kısacası Jared Diamond, İbn-i Haldûn gibi coğrafya ile uygarlıkların gelişimi arasında ilişki kurar ve dolaylı olarak “Coğrafya kaderdir” sonucuna ulaşır.

COĞRAFYA TAM ANLAMIYLA KADER DEĞİLDİR

Yukarıda coğrafi determenizmin tarihsel süreçte inkişafına kısa bir şekilde değindik. Grek ve Romalı filozoflar tarafından ilk olarak ortaya atılan coğrafyanın insan ve toplumlar üzerindeki tesiri konusu, İbn Haldun, Montesquieu, Ritter, Ratzel vb. birçok araştırmacının ilgisini cezbetmiş ve bu alanda geniş araştırmaların ortaya çıkmasına neden olmuştu. Çağdaş bilim de hali hazırda bu meselenin üzerinde çalışmaya devam etmektedir. Doğanın, iklimin ya da her türlü coğrafi faktörlerin insan üzerinde etkisinin net hakikatinden söz edilebilir. Hatta Diamond’un kapsamlı araştırmasının sonucunda bu faktörlerin toplumların gelişiminde hayati bir rol oynadığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu bağlamda toplumların, devletlerin ve bireylerin gelişiminde bu unsurların ne derece etkin olduğu su götürmez bir gerçektir. Bu sonuç bizi kaba bir determinizme ulaştırabilir. Genel perspektiften bir bakış, araştırmacıyı, inkışaf sürecinde bazı toplumların dezavantajlı olduğu gibi karamsar bir yaklaşıma itecektir. Oysa coğrafi ve yahut biyolojik determinizmin zincirlerini kırmada ya da coğrafyayı ve biyolojiyi insan ile topluma göre şekillendirmede umut vaat eden bazı hususlar vardır. Zannımca bu nokta, Lamarck’ın bulgularıyla ilişkilendirilebilir. Bu noktada parantez açarak Lamarkizm’e değinelim.

Lamarkizm, ya da Edinilmiş Özelliklerin Katılımı teorisi Fransız doğabilimci Jean Baptiste Lamarck tarafımdan öne sürülen bir varsayımdır. Bu görüşe göre ortamda meydana gelen ufak bir değişiklik, bu ortamda bulunan bir canlı türünün tümü veya çoğu üyelerinde bir değişikliğe neden olur; bu canlılar başlangıçtaki ortama geri konunca bu yeni özellik devam eder.  Bu özellikler kalıtımsal bir yolla, yani gen aktarımıyla, yavrulara aktarılır. Örneğin Lamarck’a göre kullanılan organlar gelişirken kullanılmayan organlar ise körelir. Daha genel bir tanımlamayla, Lamarck’ın deyişiyle şunu söyleyebiliriz : “Eğer bir organ fazla kullanılıyorsa, o organ gelişmesini sürdürerek, daha etkin bir yapı kazanır.” Lamarck’a göre, bu durum canlıların türleşmesine ve türlerin değişimine yol açar. Bunun en tanınan örneği, besin arayışındaki zürafaların boyunlarının yüksek dallardaki yapraklara ulaşabilmek için uğraşmaları sonucunda uzamış olduğu ve bu özelliğin sonraki nesillere aktarılarak o türün özelliği olmasıdır.

Lamarck’ın bu bulgusu, süreksiz bir biyolojik determinizme karşı en etkili verilerden biridir. Keza Darwin’in araştırmaları neticesinde, doğal seçilimde başarılı olmuş canlıların bir tür adaptasyona maruz kaldığı bilinmektedir. Aynı zamanda adaptasyon, yalnızca biyoloji ile sınırlı kalmaz, aynı zamanda davranışsal adaptasyona dek uzanır. Bu bağlamda, canlıların doğayla ve coğrafi koşullarla bir mücadelesinden söz edebiliriz. Canlılar, hayatta kalma içgüdüleriyle içinde bulunduğu doğayı dönüştürme ya da ona adapte olma yoluna giderler. Bu durum, zannımca, doğal bir zaruriyete, çevresel determinizme bir tür başkaldırıdır. Tarih, canlıların kendilerine tahakküm kuran coğrafi ve doğal koşullara karşı gelme, onları kendilerine göre dönüştürme mecrasıdır. İnsanlar ve toplumlar, kendilerine bahşedilmiş zaruri koşullara, tıpkı yukarıdaki zürafa örneğinde görüldüğü gibi, uyum sağlamak için evrimleşirler.

Tarih boyunca insan topluluklarının maruz kaldığı bu zaruri coğrafi koşullar, yukarıdaki yazarların hep bir ağızdan söyledikleri gibi, muhtelif toplumların kendilerine has karakteristik özellikleri geliştirmesine sebebiyet vermiştir. Örneğin yüzyıllar boyunca zorlu iklim şartlarıyla mücadele eden, doğu-batı arasında kavşak noktası olması sebebiyle topraklarının insan kanıyla sulanmasına şahit olan Rus halkı; coğrafi determinizmin bir ulusun karakteristik yapısına etkisi noktasında bariz bir örnektir. Ruslar, XII. Yüzyıldan itibaren yaşadığı bu zorluklar nedeniyle “strada”, yani acı çekme kavramını oluşturmuşlardır. İklimin elverişsiz olması sebebiyle yılın sadece birkaç ayında yapılan hasat anlamını da taşıyan “strada” kelimesi bu bağlamda manidardır. XII. Yüzyıldan bu yana maruz kaldıkları bu zorlukların, XIX. yüzyıl Rus edebiyatına, hatta çağdaş Rus halkının yapısına dahi etkilerini bilmekteyiz. Nitekim Rusya ve Rus haklı, karamsarlığın bir sembolüdür. O halde diyebiliriz ki coğrafi determinizm, beraberinde tarihi determinizmi yaratır; diğer bir deyişle, ulusların genel özelliklerini ve bu özellikler doğrultusunda şekillenen olay ve olguları oluşturur. Cemiyetinin kucağında yetişen birey ise, karakterinin her bir noktasında, içerisinde bulunduğu toplum yapısının zincirlerini hissetmek zorunda kalır. Bu bağlamda tarihi determinizme kaysak da ulusların genel yapılarının bireylerin ve toplulukların çabasıyla dönüştürülebileceğini söylememiz gerekir. Zürafa örneğinden ve Rus halkından yola çıkarak örnek vermek gerekirse, Gogol’ü ağaçtaki yapraklara uzanmaya çalışan boynu kısa bir zürafa gibi düşünebiliriz. Coğrafi ve tarihi koşulların zaruriyetinde oluşmuş tüm bu toplumsal karamsarlığın içerisinde, onun boynu ironiye, mizaha ve eğlenceye uzanmıştır. Bu da içerisinde bulunduğu toplumu şekillendirmek ve onu determinizmin zincirlerinden kurtarmak için büyük bir çabadır.

Son olarak insan-doğa ilişkisi noktasında birkaç kelam daha etmek gerekir.  Sanayi devrimi sonrası gelişen teknoloji ve insanların doğayı kendilerine göre acımasızca şekillendirmesi, insanoğlunun yüzyıllardır tahakküm altında kaldığı doğaya karşı intikamını yansıtır. Kısacası diyebiliriz ki post-modern çağda biz, coğrafi determinizmin esiri değiliz; belki de esaretten kurtulmamızın bedelini devasa bir yok oluşla ödeyeceğiz.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

ARSLAN, Ozan, “İbn-İ Haldûn ve Jared Diamond’da Uygarlıkların Farklı Hızda Gelişmesinin İncelenmesi”, Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi, Cilt IV, Sayı 12, 283-298.

ŞAHİN, Cemalettin, BELGE, Rauf, “İbn Haldun’da Coğrafi Determinizm”, Akademik Bakış Dergisi, Sayı 57, 439-467.

DİAMOND, Jared, Tüfek, Mikrop ve Çelik, Çev. Ülker İnce, İstanbul 2018.

KARABİBER, Sevde Nur, “Çevresel Determinizm Üzerine Karşılaştırmalı Bir Değerlendirme: İbn-i Haldun ve Montesquieu”, Türk Kamu Yönetimi Dergisi, Cilt I, Sayı 1, 29-39.

DERİNÖZ, Bekir, KOÇ, Yasin, “Batı Düşünce Geleneğinde Carl Rıtter’in Coğrafyası”, Al-Farabi Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 2, Sayı 3, 134-141.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.