İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Hobbes, Rousseau ve Hegel’de Kadın Hakları Düşüncesi ve Kadın Haklarına Dair İlk Talepler

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yıkılmasına dair ilk düşünceler, XVII. Yüzyılda filizlenmeye başladı. Aydınlanmanın etkisiyle gelişen özgür düşünce ortamında, köleliğin kaldırılması, genel oy hakkı, mülkiyeti olmayanlar için haklar ve kadın hakları gibi her türlü fikir tartışılabilmekte idi. Bu yüzyıl içerisinde aydınlanma filozofları tarafından kadın hakları konusunda da ilk defa eşitlikçi söylemler doğmaya başladı. Hobbes kadın ve erkeğin doğa durumunda eşit olduklarını ve kadının erkeğin sahip olduğu hakların tümüne ortak olduğunu ortaya attı. Ona göre; Toplumsal Sözleşme ile birlikte aile ve evlilik, politik bir karakter kazandı ve aile içi ilişkiler toplumsal normlara göre düzenlendi. Sivil topluma geçişle birlikte ailenin reisliği ve dolayısıyla aile bireylerinin sivil toplum nezdinde temsili babaya geçmişti. Böylece erkek ev reisliği boyutunu aşarak, ailenin “sivil (politik) toplum”daki sahibi ve efendisi haline gelmişti.

Hobbes’un kuramına göre evlilik ilişkisi aslında sivil toplumda kimin hangi rolü üstleneceğini belirleyen politik bir ilişkiydi. Erkekler kamusal alanda birbirleriyle toplumsal sözleşme yaparak sivil topluma geçerken, kadınlar özel alanda evlilik yoluyla kocalarıyla sözleşme yaparak onların uyruğuna girdiler. Dolayısıyla Hobbes’un yaklaşımında devletin, politik otoritenin, pozitif hukukun, vatandaşlığın, hak ve yükümlülüklerin yer aldığı sivil toplum içinde kadının yeri yoktu. Bu yönüyle Hobbes’taki siyasal düşünce eril karakterliydi. Bununla birlikte Rousseau’da da benzer bir düşünce hâkimdi. Rousseau’ya göre sivil toplum içinde aile birliğinin resmi sıfatını taşıyan erkek kadına sadece zevki için bağlıyken, kadın zevke ilaveten ihtiyacı için de erkeğe bağlıydı.[1] “Bir kadının kendisini bağımsız hissetmesine izin verilmemeli ve kadın doğal kurnazlığını kullanabilsin diye, korkutularak yönetilmeli ve erkek ne zaman rahatlamak isterse, ona tatlı bir arkadaşlık sunacak alımlı bir nesne olsun diye, koket bir köleye dönüştürmeli” idi. Rousseau tüm bunları yazarken, söz konusu fikirlerinin doğaya dayandığını iddia etmekteydi[2].

Kadının sosyal yaşamdaki durumuna dair Hegel’in görüşlerini de incelemek zaruridir. En başından söylemek gerekir ki Hegel’in sivil toplum tartışması içinde kadının rolüyle ilgili görüşü, yukarıdaki sözleşmeci düşünürlerden pek de farklı değildir. Onun siyaset felsefesinde kadının yeri, kurgusundaki üç etik alandan birisi ve en yalını olan aile içinde formüle edilmiştir. Aile ilişkilerini aşarak sivil toplumsal alana, oradan da devlete varanlar sadece erkeklerdir. Kadınlar tarihsel olarak kendilerini dış dünyaya taşıyacak olan akıl potansiyeline sahip olamadıklarından, aile içinde kalırlar. Hegel’de sivil toplum ve devlet, aklın bir ürünü olarak gelişir. Akıl erkeğin sahip olduğu bir güçtür; kadın duygusal, erkek ise akıllı bir varlıktır. Kadın doğası yakınlığı, doğallığı, özveriyi, şefkat ve sevgiyi barındırırken; erkek doğası evrenselliği, uzaklığı, özgürlüğü, bencilliği ve ayrışmayı içerir. Bu nedenledir ki kadının doğası, onun aile ile sınırlı kalmasını sağlarken, erkeğin doğası devleti gerçekleştirmesine ve yaşamını kamusal alanda sürdürmesine yol açar. Kadınlar aile yaşamını aşıp, kamusal alanda varlık gösteren “kavgacı bir ruha” hiçbir zaman sahip olamazlar. Oysa erkekler isteklerini, arzu ve tercihlerini politikleştirerek, bunlarla bir iddia sahibi olurlar. Netice olarak kadınlar kamusal alanda farklı istekler taşıyan, bu doğrultuda özgürlük peşinde olan bir özneye dönüşemezler[3].

Kısacası kadın erkek eşitliğine dair ilk vurgular, Hobbes, Rousseau ve Hegel gibi düşünürler tarafından yapılmıştır. Fakat bu vurgular, eşitliğin doğasını tam anlamıyla yansıtmamaktadır. Nitekim söz konusu düşünürler kadını ekonomik ağırlığı olmayan bir kuruma, yani aileye terk etmişler; kamusal alanı sadece erkeğe özgü kılıp kadına o alanda yer vermemişlerdir.

Kadın Hakları Hareketine Dair İlk Talepler

Fransız İhtilali’nin hemen ardından devrimci kadınlardan Olympee de Gourges, kadın haklarının elde edilme girişimlerine dair ilk talebi veren isimdir. 1791 yılında dönemin kraliçesi Marie-Antoniette’ye ithaf ettiği kadın hakları ile ilgili bir bildiride şöyle demişti:

“Kadın özgür doğar ve erkekle eşit haklara sahip olur. Temel olarak bugün, egemenliğin ilkesi, kadınla erkeğin birleşmesinden başka bir şey olmayan millettedir. Kanun önünde eşit olan bütün kadın ve erkek vatandaşlar, kabiliyetlerine göre ve faziletleriyle, yeteneklerinden başka hiçbir ayrıma uğramaksızın bütün yüksek onurlara, yerlere, kamu görevlerine eşit olarak kabul edilmelidirler. Kadın darağacına çıkma hakkına sahiptir. Yargıçlar kuruluna da yükselme hakkına sahip olmalıdır. Kadınlar, uyanınız[4]!”

Kadın Hakları hususunda bütünüyle eşitlikçi bir yaklaşımın ikinci bir örneğini 1792 yılında İngiliz yazar ve düşünür Mary Wollstonecraft verdi. “A Vindication of the Rights of Women” (Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi) adlı eserinde erkek egemenliğinin kadınlar üzerinde yarattığı sonuçları inceleyip, ataerkil yapıyı rasyonel bir şekilde eleştirdi. Bununla birlikte eşit eğitim hakkı talebini güçlü bir şekilde savundu.

Bu esnada kadınların Amerikan devrimine etkin katılımları onlara hem özel hem de kamusal rollerinde yeni bir benlik duygusu kazandırmış, anayasanın yazımı ve onaylanması sürecini çevreleyen tartışmalar da radikal bir cumhuriyetçi ideolojinin doğmasına ve siyasal alandan dışlanmış bazı grupların bu ideolojinin verdiği esinle onun sınırlarını zorlamalarına yol açmıştı. Nitekim “kurucu babalar”dan John Adams’ın karısı Abigail Adams ona yazdığı mektupta, “Hanımları unutmayın” diye seslenerek kadınların siyasal topluma katılma hak ve taleplerini dile getiriyordu. ABD’deki duruma benzer biçimde İngiltere’de de kadınlar 1832’de kendileri için oy hakkı talep ettiler ama verdikleri dilekçeleri dikkate alan olmadı. Tam tersine kadınların oy kullanamayacağı yasaya geçirildi. Fransa’da, 1848’de “genel oy” hakkı yalnızca erkeklere tanındı. Almanya’da kadınların feminist bilinci, Alman milliyetçiliğinden etkilendi ve kadınlar Alman birliğinin ateşli savunucuları oldular. Ama 1850’de birçok yerde kadınların siyasal toplantılara katılımını yasaklayan yasalar kabul edildi[5].

XIX. yüzyılda kadınların eğitim kurumlarında kabul görmeye başlamaları bu dönem feministlerinin elde ettiği büyük bir başarıdır. 1870’de kadınlara ilk kez üniversite kapılarını açan İngiltere’yi 1880’de Fransa, 1890’da ise Almanya üniversiteleri izlemiştir. Kadınların lisansüstü eğitime başlamaları ise 1920 yılında Amerika’da açılan bir doktora programı ile gerçekleşmiştir. Böylelikle yüksek eğitim gören kadınlara birçok mesleğin kapıları da aralanmaya başlamıştır. I. Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda eğitim hakkına ek olarak politik alanda da olumlu gelişmeler yaşanmış, kadınlar 21 ülkede oy kullanma hakkını elde etmişlerdir. Ayrıca bu yıllarda “Uluslararası Kadın Konseyi”, “Kadın Oy Hakkı Birliği” gibi büyük feminist örgütler savaşın önlenmesini kadınların ve kadın emekçilerin haklarının savunulmasını hedeflemiştir. Uluslararası Kadın Konseyi feministlerinin mücadelelerine yön veren düşünceler, kadının insan olarak onurunu ön plana çıkarmak ve kişilik haklarını tanımak olmuştur[6] .


[1] Ahmet Mutlu, “Niteliksel Bağlamda Kadının Siyasetteki Yeri ve Anlamı”, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 9, 2017, s. 28.

[2] Mary Wollstonecraft, Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi, Çev. Deniz Hakyemez, İstanbul, 2018, s. 39.

[3] Ahmet Mutlu, a.g.e., s. 29.

[4] Aslı Yapar Gönenç, “Fransa’da ve Türkiye’de Kadın Hareketleri”, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi, 27, 2006, s. 67.

[5] Fatmagül Berktay, “Kadınların İnsan Haklarının Gelişimi ve Türkiye”, Sivil Toplum ve Demokrasi Konferans Yazıları, s. 7-8.

[6] Duygu Alptekin, “Sokaktan Akademiye: Kadın Hareketinin Kurumsallaşma Süreci”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 26, 2011, s. 36.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.