İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Edebiyat Tarihinin Zirvesindeki Romandan Haykırışlar: Karamazov Kardeşler’e Göre Tanrı ve Kötülük

Amacımız romanın karakterlerini tanıtmak, olay örgüsünden ve temasından bahsetmek değildir. Klasik kalıpların aksine, Attila’nın atlıları gibi hızlı ve sert bir şekilde meseleye girme arzusundayız.

O halde insanlığın, bilhassa tertemiz yürekleriyle her türlü vahşi içgüdüden bihaber masum çocukların, yüzyıllar boyunca boğazlarından kanlar fışkırmasının sebebi ne? Eğer bizden önce yaşayan her birimiz bizim gibiyse, bunca kan ve gözyaşının günahı kimde? Eğer her bir kötülük insanın tanımlanamayan içgüdüsünün bir parçası ise, o halde tüm içgüdülerin yaratıcısı Tanrı, insan kanının oluk oluk aktığı bu yerde, nerede?

Tüm bunlar, Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler adlı romanında tartıştığı ve cevaplandırmaya çalıştığı konulardır. Evvela belirtmek gerekir ki, bu romanın yazılmasındaki temel itki, Dostoyevski’nin 1878 yılında 3 yaşındaki oğlunun ölüm anını görmesidir. Dostoyevski’nin eşi Anna’nın hatıralarında bu olay çok dramatik bir şekilde ifade edilmiştir. Dostoyevski, oğlunun hasta bedeninin yanında saatlerce beklemiş ve nihayetinde onun ölümüne şahit olmuştur. Oğlunun ölümünün ardından Dostoyevski, ömrünün son ve en önemli romanı olan Karamazov Kardeşler’i yazmaya karar vermiştir.

Romanın arkaplanına dair daha ötesi ile ilgilenmiyoruz, doğrudan dünya romancılık tarihinin zirvesindeki bir bölümden söz ediyoruz: İsyan. Bu bölümlerde dini bir eğitim almış ve oldukça saf, temiz bir kişiliğe sahip olan Alyoşa ile Tanrı’nın dünyasındaki acıları kabullenemeyen rasyonel bir kişilik olan ağabeyi İvan’ın sohbetine şahit oluyoruz.

 

İvan bu sohbet esnasında Tanrı’ya karşı en etkili başkaldırışlardan birini yapmaktadır. Onun bu konudaki biricik öznesi, masum çocuklardır. Yetişkinlerden söz açmaz, nitekim yetişkinler kötülüğün ne olduğunu idrak etmişlerdir. Ama çocuklar…

“Yetişkinler elmayı tadarak, iyiliğin ve kötülüğün ne olduğunu öğrendiler, Tanrılaştılar. Elma yemekten vazgeçtikleri de yok. Çocuklar bir şey yemedikleri için henüz suçsuzdurlar. … Yeryüzünde acı çekmeleri elbette babalarının yüzündendir, elma yiyen babaları yüzünden ceza görüyorlar. … Bir suçsuza, hele bu derece masum bir yaratığa başkalarının günahı ödetilemez!”

İvan Karamazov, bu etkileyici girişin ardından çocuklara karşı yapılan zalimliklerden örnekler verir. Çerkez ve Bulgar isyanı sırasında Türklerin kadın ve çocuklara tecavüz ettiklerinden, onları kulaklarından çivileyip sabaha dek izlediklerinden söz eder. (Elbette dönemin kaynaklarında böyle bir bilgi bulunmaz. Dostoyevski burada sadece Rusya’daki söylentilerden referans almıştır. Halbuki kadınlara ve çocuklara yönelik vahşi eylemlerin tarihin neredeyse her döneminde gerçekleştiği bir hakikattir. Bu noktada Dostoyevski’nin bu ifadeleri temelsiz bir şekilde Türk düşmanlığı sebebiyle ortaya çıkmışsa da vurgulamak istediği insanoğlunun acımasızlığı hususu, ne yazık ki tarih boyunca karşılaşılan bir meseledir.) Daha sonra dönem Rusya’sının gazetelerinde yansıyan bir haberden yola çıkarak bir hadiseyi anlatır. Buna göre çocuğundan nefret eden bir aile, onu sopayla dövüp sık sık tekmeler. Bununla yetinmeyip, kızları tuvaleti geldiğini söyleyemeyip altına kaçırdığı için onu bir soğuk kış günü helaya kapatırlar. Ceza olarak da pisliğini ağzı ve yüzüne sürüp onu yemeye zorlarlar. Bunu yapan kızın öz annesidir. Dostoyevski’nin betimlemesine göre, küçük kız “o murdar, karanlık, soğuk yerde, ufacık elleriyle gözyaşları döküyor, “Tanrıcığı”na onu koruması için yalvarıyordu.” Bu cümlelerin akabinde İvan Karamazov şöyle söyler:

“Bu saçmalığa akıl erdilebiliyor musun sen dostum, kardeşim, dindar rahip adayı? Bu saçmalığın ne gereği var, dünyada varlığının nedeni ne? Bu olmasa insan iyilikle kötülüğü ayırt edemeyeceği için yaşayamazmış derler. Bu kadar pahalıya patlayan iyilikle kötülüğün canı cehenneme! Bir yavrunun “Tanrıcığı”na döktüğü gözyaşları, dünyanın bütün bilgisine bedeldir. Büyüklerin acılarını hesaba katmıyorum; onlar elma yemiş, cehenneme kadar yolları var, fakat bunlar…”

İvan’a göre bütün bunların sebebi insan ve Tanrı’nın dünyasıdır. Her bir insanda bir hayvan gizlidir; Hiddet, hırpaladığı kurbanın haykırışlarından kabaran şehvet hayvanı, sefahatin verdiği kötü hastalıkların, nekris böbrek vb. illetlerin hayvanı, zincirlerinden boşalan bir canavar. Ona göre insan, hayvanların en zalimidir; tüm zalimliklerini estetik bir kalıba sokar. Hayvanın kendisi bizzat ihtiyacı için öldürür; oysa insan, öldürmeyi ve zulmü haz için dahi yapar.

İvan için neredeyse her kötülük, Tanrı iradesinin var olduğu yerde kabuldür. O sadece tüm bu zalimliğin sebebini öğrenmek ister; öteki dünyada, “geyiğin aslanla yan yana yattığını, öldürülen bir adamın dirilip katiliyle kucaklaştığını gözleriyle görmek ister.” Onun deyişiyle kendisi de iman sahibidir. Oysa çocuk meselesi… İvan bu meseleyi asla çözemez. Herkes tarafından söylenen, iyiliğe karşı kötülüğün de var olması gerektiği önermesi; iyiliğin değerinin kötülük sayesinde ölçüldüğü önermesine akıl erdiremez. Şöyle söyler:

“Diyelim ki ölümsüz ahengi sağlamak için acı çekmemiz gerekiyor, kabul. Ama çocukların ne ilgisi var bununla? Onların hayatta acı tatmak, ıstırap çekmek pahasına ahengi oluşturmalarına ne gerek var?  … İnsanlar arasındaki günah ve ceza konularındaki dayanışmayı anlyorum, ama çocuklara uygulanamaz bu. Belki şakacının biri, çocukların nasıl olsa büyüyünce günah işleyeceğini söyler; ama anlattığım yavru büyümeye vakit bulamadan, daha sekiz yaşında köpeklere yem olur.”

Hatta İvan daha da ileri gider:

“Yeryüzü ve göklerin bütün sesleri bir övgü korosu halinde hep bir ağızdan, “Haklısın Ulu Tanrı; artık açıldı yolların bize!” der ise … hatta evladına kıyan bir canavarı bağrına basan bir anneyi görürsem ben de “Haklısın ulu Tanrı!” diyebilirim, ama bunu söylemek istemiyorum. Geç olmadan kendimi çekmek, şu üstün ahenkten(!) vazgeçmek niyetindeyim. O iğrenç yerde, övü alınmamış gözyaşları döküp göğsünü yumruklayarak “Tanrıcığı”na yalvaran yavurcuğun tek gözyaşına değmez bu üstün ahenk! … Yo, istemem ben ölümsüz uyumu, insanları sevdiğim için istemem. …. Bu yüzden ben bileti hemen geri veriyorum. Namuslu bir adamsam bunu bir an önce yapmam gerekir. Ben de yapıyorum işte. Tanrıyı reddetmiyorum Alyoşa, sadece giriş biletini üstün saygılarımla geri veriyorum.”

Karamazov Kardeşler adlı romanın “İsyan” bölümündeki bu önermeler, esasında eserin ana temasını oluşturmaktadır. Dostoyevski bu romanı Tanrı fikri ile tanrıtanımazlığın bir zıtlığı üzerinde kurmuştur. İki önerme arasında hangisinin üstün geleceği elbette okuyucunun düşünce dünyasına bağlıdır. Kanaatime göre onun Tanrı dünyası karşısında sunduğu önermeler üstün gelmektedir. Nitekim “İsyan” bölümündeki önermelerin çürütülmesi amacıyla yazıdığı “Tanrının Rahmetine Kavuşan Rahip ve Keşiş Staretz Zosima’nın Hayatı” adlı bölümde yeterli antitezler sunamamıştır.

Dönem Rusya’sında tefrika halinde yayımlanan bölümler, Dostoyevski’nin esasında bir “tanrıtanımaz” olduğu yorumlarına sebebiyet vermiştir. Oysa yazarın Karamazov Kardeşler’de vurgulamak istediği husus, nihilizm ve anarşizm fikriyatlarına karşı Tanrı fikrine tutunmak üzerine kuruludur. Oysa zannımca, eserin bütününe hakim olan Tanrı’nın yarattığı dünya karşıtındaki felsefi fikirler, yazarın ömrünün son demlerindeki hissel kaygılarla çürütülmeye çalışılmış ve ne yazık ki başarılı olunamamıştır. Velhasıl-ı kelam Dostoyevski, “İsyan” bölümünde öne sürdüğü önermelerin ağırlığı altında kalmıştır.

Son olarak şu ana dek Türkçe literatürde hiç bilinmeyen bir hususu belirtmek gerekir. Romanın Tanrı sevgisi ile dolu olan ve her daim Tanrı yolunda yürüyen Zosima adlı karakteri ise, XVI. yüzyılda yaşamış olan gerçek bir kişiliktir. Rusya’nın Bizans İmparatorluğu’ndan sonra III. Roma vazifesini üstlendiğini savunan tarihteki ilk Rus dini liderlerinden biridir. Bir Yazarın Günlüğü adlı eserinde “İstanbul bizim olacak, Ayasofya’ya haç dikeceğiz” diyen Dostoyevski’nin böylesine bir tarihi kişiliği eserinde yer etmesi de oldukça manidardır. Bu husus sonraki yazılarımızda incelenecektir…

Bir yorum

  1. Muhammed Avcı Muhammed Avcı 26 Şubat 2021

    “Klasik kalıpların aksine, Attila’nın atlıları gibi hızlı ve sert bir şekilde meseleye girme arzusundayız… ”

    🔥🔥🔥

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.