İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Aşk, Umut, Yollar ve “Onlar”

 

     Her ikisi de gerçek hikâyeye dayanan ve oldukça ses getiren iki etkileyici film. Boys Don’t Cry ve Monster. Bu filmlere baktığımızda dikkati çeken en önemli noktalardan biri her ikisinin de yönetmen koltuğunda bir kadının oturması. Yönetmenlerin karakterlerle kurduğu başarılı empati filmlerin her köşesine sinmiş. Charlize Theron’a ve Hilary Swank’e en iyi kadın oyuncu Oscar’ı kazandıran filmler, oyunculuk açısından da göz dolduruyor. Her iki karakter de âşık, her iki karakter de umutlu, her iki karakter de yolda! Fakat her şeyden önce, her iki karakter de toplumdaki egemen tipolojinin dışında olmanın bedelini çok ağır ödüyor. Bu haksız bedel ödenirken gerilim rahatsız edici bir sürükleyicilikle yükseliyor, yükseliyor ve izleyici şiddet ve haksızlıkla donatılmış bu gerilim karşısında nefessiz kalıyor!


     Gerçek yaşama dayanan dramatik hikâyeleri ile hafızalara kazınan ve seyirciyi etkileme konusunda oldukça iddialı olan iki önemli filmi elimden geldiğince karşılaştıracağım şimdi.  Şüphesiz ki bu karşılaştırma daha çok benzerlikler üstünden olacaktır. Bu filmlerden biri başrollerini Hilary Swank ve Chloe Sevigny’nin paylaştığı, yönetmenliğini Kimberly Peirce’nin üstlendiği biyografi/dram türündeki 1999 yapımı film ‘’Boys Don’t Cry’’ ; bir diğeri ise başrollerini Charlize Theron ve Christina Ricci’nin paylaştığı ve yönetmenliğini Patty Jenkins’in üstlendiği yine biyografi/dram türündeki 2003 yapımı film ‘’Monster’’.

Kadınların Elinden Kadın Filmleri

     Sinema sektöründe kadın-erkek açısından fırsat eşitsizliğinin gündemde olduğu ve eşitliğin sağlanması adına savaş verildiği bir dönemde, bu filmlere baktığımızda dikkati çeken en önemli nokta her ikisinin de yönetmen koltuğunda bir kadının oturması. Her ikisi de bir kadının elinden çıkan bir kadın filmi. Sinema tarihi boyunca erkekler tarafından anlatılan yüzlerce yavan kalmış kadın hikâyesinden sonra, bu filmler çizilen gerçekçi portreler ile kadın karakterlerle-ya da kadın bedenine hapsolmuş karakterlerle- empati kurabilen yönetmenler tarafından yaratıldıklarını çabucak belli ediyorlar.

     Her iki film de gerçekte yaşanmış olaylardan esinlenilerek çekiliyor ve her iki film de cinsel tercihleri açısından normalin dışına taşan bir kadından bahsediyor. Biri dünyanın ilk kadın seri katili olan eşcinsel Aileen Wuornos, diğeri ise transgenten bir genç kız olan ve cinsel tercihlerinin bedelini çok ağır ödeyen Teena Brandon (Brandon Teena). Aslında cinsel tercihler Monster’dan ziyade Boys Don’t Cry’da ön plana çıkıyor. Ayrıca Aileen yaşadığı hayatın etkisiyle cinsel yönelimini değiştirirken, Brandon’un hayatı, cinsel yöneliminin etkisiyle değişiyor.

Sol fotoğrafta Teena Brandon’un gerçek fotoğrafı, Sağ fotoğrafta filmde onu canlandıran Hilary Swank
Sağ fotoğrafta Aileen Wuornos’un gerçek fotoğrafı, sol fotoğrafta filmde onu canlandıran Charlize Theron.

 

 

 

 

 

 

 

“Monster” ve “Boys Don’t Cry” Nerede Buluşuyor?

     Bu iki filmin birbirini çağrıştırmasındaki en büyük etmen ana karakterlerin hayata bakış açısı. Her ikisi de aşkı hayatlarının merkezine koymuş durumdalar. Her ikisi de hayatlarındaki çıkmaz sokaklardan aşk ile kurtulabileceklerini düşünüyorlar. Aşka olan aşkları ikisinin en büyük ortak noktası. Sözgelimi Brandon, o kadar sık âşık oluyor ve âşık ediyor ki filmin başlarında ilişki yaşadığı kızların abilerini onu küfür kıyamet kovalarken görüyoruz. En az aşka duydukları aşk kadar önemli olan bir diğer kilit nokta ise ‘umut’ sözcüğünde gizli. Gerçekçi bir umut değil besledikleri, tamamen kalbi pusula yaparak belki de gitgide yenik düşmelerine sebep olan ve tüm ruhlarını saran bir zehir gibi bu umut. Öyle ki Aileen idam edilmeden önce Selby ile son konuşmasında idam edileceğini adı kadar kesin bir şekilde bildiği halde oradan kurtulabileceğini söyleyip hayallerle bezeli planlarını anlatmaya başlıyor. Benzer bir şekilde Brandon, saniyeler sonra ölüm fermanını da beraberinde getireceğini az çok tahmin ettiği bir silah şakaklarına dayalıyken hâlâ kaçmayı başarabileceklerine yönelik büyük bir umut beslediğini bakışlarıyla seyirciye bir çırpıda anlatıveriyor.

2003 yapımı Monster filminden bir kare

İnce İnce İşlenmiş Ahlaki İkilemler

     Her iki filmden de ahlak felsefesine yönelik çıkarımlarda bulunabiliriz fakat bu çıkarımları yapmaya daha müsait olan film şüphesiz Monster olacaktır. Aileen Wournos derken esasında bir caniden, bir seri katilden bahsediyoruz. Peki, bir insanı caniye dönüştüren şey tam olarak neydi? DNA’sına mı kodlanmıştı vahşet? Kanında katillik mi vardı? İşte bu sorulara da cevap bulabiliyoruz bu filmi izledikten sonra. Canavarlar toplumu mu yıpratıyordu? Yoksa toplum canavarlar mı yaratıyordu? Toplum kendi içine almayı beceremediği insana tuhaf yaptırımlar uygulayarak ruhunu sömürmeye başlıyordu. Farklı olan her şey ve herkes bir şekilde bu sömürüden payını alıyordu. Esas trajedi ise burada başlıyordu. Çünkü bu filmleri izledikten sonra belki de acıyarak baktığımız ‘o’ insanlara olan tuhaf suçluluk duygumuzu dindirecek bahanelerimiz kalmıyordu içimizde. Görüyorduk, onların da denediğini görüyorduk. Hem de bizden bin kat daha güzel denediklerini. Onlar, bizim yaşadıktan sonra bir dakika bile nefes almaya dayanamayacağımız hadiseleri yaşadıktan sonra hâlâ hayata karşı umutla bakma cesaretlerini sürdürüyorlardı. Yol ayrımında toplumun istediği yöne gitmeyen ya da gidemeyen insanlar bir daha öbür yola kolay kolay sapamıyorlardı. Sözgelimi Aileen legal yollardan para kazanmak isteyip pür heves ciddi kıyafetler giyinip görüşmelere gittiğinde, karşılaştığı tablo da canavarca değil miydi? Arabada ilk cinayetini işlemesinden önce yaşadıkları bir insanı canavarlaştırmaya yetmez miydi? Çocukluktan beri kargaşa ve keder dolu bir hayat yaşaması seri katile dönüşmesi için yeterli sebepler değildi elbet fakat tekrardan toplumun kendi içindeki normlarına ayak uydurup dönen çarkın bir şekilde parçası haline gelmeye çalıştığında, her seferinde daha vahşi bir şekilde kapının önüne koyuluyordu. Bir türlü “onlar” gibi olamıyordu. “Onlar” gibi olmamayı kendi de seçmemişti aslında. Belki de Brandon’dan ayrılan en önemli noktalarından biri buydu. Brandon’un “onlar” gibi olma konusundaki yaklaşımı özgünlüğünü yitirmemiş, çocuksu bir hayalperestlikle çıkıyordu karşımıza. Sözgelimi Brandon’un kuzeniyle olan konuşması esnasında kuzeninin Falls City’de eşcinselleri astıklarını söylemesinin ardından Brandon’un onun ne dediğini duymamış gibi Leena ile evlenme hayallerini anlatmaya devam ettiği sahnede bu hayalperest tavır iyice göze çarpıyordu. Monster filmi ise daha acımasız ve daha ciddi bir şekilde şunu yüzüne çarpıyor insanın : ‘’Bir kereliğine bile olsa isteyerek ya da istemeyerek “onlar” gibi olmaktan vazgeçtiğin an, asla bir daha seni aralarına almayacaklar. Normal bir hayat kimilerinin en büyük kâbusuyken kimilerinin her şeylerini feda edebilecekleri bir çeşit hayâlden ibaret.

1999 yapımı Boys Don’t Cry filminden bir kare

 

Aşka Âşık Karakterler

     Brandon Teena’nın suçları ise Aileen’inkiler yanında devede pire. Sadece ufak tefek hırsızlıklar, araba kaçırma vukuatları, yersiz gönül çalmalar… Brandon’un hikâyesinde suç işlemenin psikolojik süreci ve ahlaki boyutu ile ilgili Monster’daki gibi derin bir serüven söz konusu değil. Brandon, Leena’ya gerçekten âşık mıydı? Bilinmez. Peki Aileen, Selby’e? Şüpheli. Zannediyorum ki her ikisi de aşkın ta kendisine âşıktı. Maalesef ki her ikisi de çok yanlış kişilerle aşkı özdeşleştirmişlerdi. Tıpkı Brandon ve Aileen gibi, âşık oldukları kadınların da birçok ortak noktası var. İkisi de sevgililerine göre kat kat şanslı. Bir şekilde toplum içinde kendilerine bir yol çizebilmiş, bir yer edinebilmişler. Her ikisi de bir heyecana, serüvene katılmak istermişçesine yaşıyor aşkı. Karşı tarafın farklılığı hoşlarına gidiyor, kaçıp gitme, sıra dışı bir hayat yaşama fikri onlara cazip geliyor. Sonunda ikisi de işler ciddiye binince bambaşka bir insana dönüşüyor… Selby’deki değişim fazlasıyla bariz. Leena ise son ana kadar içindeki heyecanı devam ettirse de Brandon’la birlikte kaçmadan dakikalar önce çok ilginç bir replikle içindeki kararsızlığı ve vazgeçme eğilimini seyirciye aktarıyor:

“Sen saçında bir değişiklik mi yaptın?”


     Oysa Brandon ve Aileen son derece cesur ve sadece ilişkinin değil hayatında tüm yükünü taşıyan taraf konumundalar. Bu ağırlık karakterlerden taşıp seyircinin omuzlarına biniyor adeta. Her iki film boyunca da gerilim rahatsız edici bir sürükleyicilikle yükseliyor, yükseliyor ve izleyici şiddet ve haksızlıkla donatılmış bu gerilim karşısında nefessiz kalıyor.

1999 yapımı Boys Don’t Cry filminden bir kare

Kusursuz Oyunculuklar

     Filmdeki soluksuz gerilimin yansıtılmasındaki en büyük etmene değinmeden geçmek olmaz. Charlize Theron ve Hilary Swank kusursuz bir oyunculuk sergilemekle kalmıyor, adeta oyunculuk dersi veriyorlar. Her ikisi de bu olağanüstü performansları karşılığında akademi tarafından en iyi kadın oyuncu heykelciği ile ödüllendiriliyor. Hem fiziksel hem duygusal olarak role bürünmüşlükleri tek bir mimiklerinden bile kendini belli ediyor. Yan roller için ise bu tür övgüler dizmek mümkün değil maalesef. Christina Ricci ve Chloe Sevingy ikilisinin donuk mimikleri ile başrollerin altında ezildiklerini söylemek mümkün. Bu eleştiriyi Christina Ricci’ye yapmak haksızlık olarak değerlendirebilir, çünkü zannımca kendisi Chloe’ye göre çok daha başarılı. Leena karakterindeki boşluklar yönetmenin tercihi mi, yönetmenin eksikliği mi, yoksa bütün suçu Chloe’ye mi atmak lazım orası meçhul fakat başrollerin tek başlarına bile rahatlıkla tüm filmi taşıyabilecek kadar büyüleyici oyunculuklar sergiledikleri su götürmez bir gerçek. Oyunculuk demişken Peter Sarsgaard’a değinmeden olmaz, o da en az başroldeki oyuncular kadar başarılı olmasıyla yan rol olmanın şanını yürütüyor.


Boys Don’t Cry filminden Peter Sarsgaard tarafından canlandırılan John karakteri.

     Her iki film de bittikten sonra insanın boğazında bir yumru, kalbinde bir taş bırakıyor. Umut etmekten ve âşık olmaktan vazgeçmeyen ve bu vazgeçmeyişlerinin bedelini canlarıyla ödeyen iki hayalperest kadın. Toplum denen mekanizmanın kanlı avucundan bir şekilde düşmüş ve bir daha asla o avuç tarafından bedenleri sarmalanmamış iki kayıp ruh. Her ikisi de son ana kadar umut etmeye devam ediyor ve bunu mecbur olduklarından yapıyor gibi değiller. Umut etmek onların icra ettiği bir sanat sanki. Her iki film de bir tutunamama öyküsü. Tutunmayı başka bir insanda bulmaya olan yoğun inancın öyküsü. Yollara, tutunamamaya, umut etmeye ve âşık olmaya duyulan aşkın öyküsü. Her ikisi de trajik, her ikisi de gerçek. Yine de Brandon’un Leena’ya olan mektubunda dediği gibi:

“Aşk, sonsuza kadar ve her zaman.”

Bir yorum

  1. Sevinç Doğru Sevinç Doğru 15 Nisan 2021

    Yazıyı çok zevk alarak okudum. Monster’i henüz seyretmedim. Seyrettikten sonra bu yazıyı tekrar okuyacağım. Devamını bekliyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.